Avrupa'da devlet tahvili faizlerinin hızla yükselmesi, bankaların bilançolarında taşıdıkları kamu borçlanma senetlerini yeniden gündeme getirdi. Euro Bölgesi bankalarının devlet tahvili varlıkları haziran sonu itibarıyla 4,3 trilyon euroya ulaşırken, tahvil fiyatlarındaki düşüşün finansal kuruluşlar üzerindeki etkisi tartışılıyor. Özellikle Fransa'da kamu borcuna ve bütçe açıklarına ilişkin kaygıların büyümesi, devletlerin borçlanma maliyetleri ile bankaların finansal sağlığı arasındaki bağlantıyı daha önemli hale getirdi.
Bununla birlikte mevcut tablo, Avrupa'da yeni bir bankacılık krizinin başladığı anlamına gelmiyor. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Morningstar DBRS'nin ekim ayında yayımladığı değerlendirme, bankaların devlet tahvili portföylerinin büyümesine karşın sermaye yapılarının geçmiş kriz dönemlerine göre daha güçlü olduğuna dikkat çekiyor. Asıl risk, faizlerdeki yükselişin uzun süre devam etmesi ve bankaların ellerindeki tahvilleri piyasa değerinin altında satmak zorunda kalması durumunda ortaya çıkabilecek.
Avrupa Bankacılık Otoritesinin verilerine göre Euro Bölgesi bankalarının net devlet tahvili varlıkları, geçmiş borç krizinden bu yana yaklaşık ikiye katlanarak Haziran 2026 sonunda 4,3 trilyon euroya ulaştı. Bankalar bu tahvilleri hem faiz geliri elde etmek hem de likidite ihtiyaçlarını yönetmek amacıyla portföylerinde tutuyor. Devlet tahvilleri aynı zamanda merkez bankalarından ve diğer finans kuruluşlarından teminat karşılığında borçlanmak için kullanılabiliyor.
Morningstar DBRS'nin Avrupa Birliği ve Avrupa Ekonomik Alanı kapsamındaki daha geniş hesaplaması ise bankaların devlet borçlanma araçlarına yönelik toplam riskini 4,54 trilyon euro olarak gösteriyor. Bu tutar, Aralık 2022'deki 3,14 trilyon euroluk seviyeye göre yüzde 44'lük artış anlamına geliyor. İki rakam farklı banka gruplarını ve ölçüm kapsamlarını içerdiğinden doğrudan birbirinin yerine kullanılamıyor.
Devlet tahvillerinin bankalar açısından önemli bir varlık sınıfı olmasının nedeni, düzenlemelerde yüksek kaliteli likit varlık olarak kabul edilmeleri. Ancak bu durum, tahvillerin piyasa fiyatlarının değişmediği veya faiz riskinden tamamen arındırıldığı anlamına gelmiyor. Tahvil faizleri yükseldiğinde daha önce ihraç edilmiş düşük faizli tahvillerin piyasa değeri geriliyor ve bankaların portföylerinde değer kaybı riski oluşuyor.
Morningstar DBRS'nin verileri, Avrupa bankalarının devlet tahvillerinde yalnızca toplam tutarın değil, vade yapısının da değiştiğini ortaya koyuyor. Haziran 2026 itibarıyla portföylerin yüzde 46'sı beş yıldan uzun vadeli tahvillerden oluşuyor. Bu oran Haziran 2019'da yüzde 42 düzeyindeydi ve uzun vadeli tahvillerin ağırlığındaki artış, bankaların faiz hareketlerine karşı duyarlılığını artırıyor.
Uzun vadeli bir tahvilin fiyatı, aynı büyüklükteki faiz değişimine kısa vadeli tahvilden genellikle daha sert tepki veriyor. Dolayısıyla piyasa faizlerindeki yükseliş sürdüğünde bankaların uzun vadeli tahvil varlıklarında daha büyük değer kayıpları oluşabiliyor. Bu kayıpların bilançolara yansıyıp yansımaması ise tahvillerin hangi muhasebe yöntemiyle sınıflandırıldığına bağlı.
Avrupa bankalarının devlet tahvillerinin yüzde 59'u Haziran 2026 itibarıyla itfa edilmiş maliyet yöntemiyle muhasebeleştiriliyor. Bu yöntem, gerekli koşullar sağlandığında tahvillerin kısa vadeli piyasa fiyatı hareketlerinin doğrudan dönem kârına veya özkaynaklara yansımamasını sağlıyor. Ancak menkul kıymetin vadeye kadar tutulması sırasında oluşabilecek kredi riski veya likidite ihtiyacı tamamen ortadan kalkmıyor.
Portföyün yaklaşık yüzde 40'lık bölümü ise gerçeğe uygun değer esasına göre muhasebeleştirilen varlıklardan oluşuyor. Bu gruptaki tahvillerin fiyat değişimleri, sınıflandırmalarına göre bankaların kârına veya özkaynaklarına yansıyabiliyor. Morningstar DBRS, bu nedenle tahvil faizlerindeki yükselişin bankalara ilk etkisinin doğrudan devletlerin borçlarını ödeyememesi riskinden çok değerleme ve faiz riski üzerinden gelebileceğini değerlendiriyor.
Avrupa'daki tahvil satışlarının en fazla dikkat çektiği ülkelerden biri Fransa oldu. Ülkenin 10 yıllık devlet tahvili faizinin yüzde 5'i aşarak 2002'den bu yana en yüksek düzeye çıkması, kamu maliyesine ilişkin endişelerin finans piyasalarına yansımasını hızlandırdı. Yüksek bütçe açığı, siyasi belirsizlik ve artan borçlanma ihtiyacı, yatırımcıların Fransız devlet tahvillerini elde tutmak için talep ettikleri getiriyi yükseltiyor.
Avrupa banka hisseleri son altı haftada yaklaşık yüzde 10 değer kaybederken, Fransa'nın en büyük üç bankasındaki düşüş yüzde 17'ye ulaştı. Bankacılık sektöründeki kayıpların genel piyasadan daha yüksek olması, yatırımcıların devlet tahvillerindeki gelişmeleri yalnızca kamu maliyesi sorunu olarak görmediğini ortaya koyuyor. Bununla birlikte hisse fiyatlarındaki gerileme, bankaların aynı oranda bilanço zararı açıkladığı anlamına gelmiyor.
Fransız bankalarının kendi ülkelerinin devlet tahvillerine yönelik varlıklarının en yüksek kaliteli sermayelerine oranı, büyük kuruluşlarda yaklaşık yüzde 15 ile yüzde 30 arasında hesaplanıyor. Bu oran, 2011-2012 döneminde İtalyan bankalarında görülen yüzde 100'ün üzerindeki seviyelerden belirgin biçimde düşük. Dolayısıyla mevcut tahvil baskısının bankalara etkisi değerlendirilirken geçmiş borç krizinin koşullarıyla bugünkü sermaye yapısı arasındaki farkın dikkate alınması gerekiyor.
Devlet tahvillerindeki değer kaybı bankaları iki farklı kanaldan etkileyebiliyor. İlk olarak piyasa değerinden muhasebeleştirilen tahvillerde oluşan kayıplar, bankaların sermaye göstergelerini veya kârlılığını baskılayabiliyor. İkinci olarak kamu borçlanma maliyetlerinin yükselmesi, aynı ülkedeki bankaların uluslararası piyasalardan daha pahalı kaynak bulmasına yol açabiliyor.
Özellikle Fransa'daki büyük bankalar, Avrupa'da piyasadan tahvil ihracı yoluyla önemli miktarda finansman sağlayan kuruluşlar arasında yer alıyor. Devletin borçlanma faizinin yüksek kalması, bu bankaların kendi tahvillerini yeniden ihraç ederken karşılaşacakları maliyeti de artırabilir. Finansman giderlerinde kalıcı bir yükseliş yaşanması halinde baskının zamanla kredi fiyatlarına ve kâr marjlarına yansıması mümkün.
Bu süreçte oluşabilecek en olumsuz senaryo, devlet tahvillerinin değer kaybetmesiyle bankaların zayıflaması ve bankalara destek verilmesi ihtimalinin kamu maliyesine yönelik endişeleri daha da artırması. Avrupa'nın geçmiş borç krizlerinde karşılaştığı bu karşılıklı etkileşim, yeni tartışmaların da merkezinde bulunuyor. Ancak mevcut veriler, aynı sürecin yeniden yaşanacağını göstermiyor.
Avrupa bankalarının bugünkü durumunu önceki borç krizinden ayıran en önemli unsur, sermaye tamponlarının büyüklüğü. Bankaların taşıdığı devlet tahvili miktarı artmış olsa da bu varlıkların sermayeye oranı, geçmiş kriz dönemindeki düzeylerin altında bulunuyor. Daha sıkı denetim, sermaye yükümlülükleri ve risk yönetimi uygulamaları, olası kayıpların bankacılık sistemine yayılmasını sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.
Morningstar DBRS ayrıca bankaların kendi ülkelerinin tahvillerine yoğunlaşma oranının da gerilediğini belirtiyor. Avrupa Birliği ve Avrupa Ekonomik Alanı genelinde yerel devlet tahvillerinin toplam kamu borçlanma aracı portföylerindeki payı, Haziran 2021'deki yüzde 53'ten Haziran 2026'da yüzde 43'e indi. Böylece bankaların tahvil portföyleri ülkeler arasında daha dengeli hale gelirken, tek bir devletin mali sorunlarından etkilenme riski kısmen azaldı.
Bununla birlikte tahvil portföylerinin farklı ülkelere yayılması bütün riskleri ortadan kaldırmıyor. Özellikle daha düşük kredi notuna sahip devletlerin tahvillerine yönelmek, bankaların risklerinin niteliğini değiştirebiliyor. Kuruluşun değerlendirmesine göre devlet tahvillerindeki faiz artışı tek başına Avrupa bankalarının kredi notlarında geniş çaplı indirimleri gerektirecek bir gelişme olarak görülmüyor.
Avrupa bankacılık sistemindeki finansman koşulları Türkiye açısından da yakından izleniyor. Avrupa'da borçlanma maliyetlerinin yükselmesi, uluslararası sermaye piyasalarında fon sağlayan gelişmekte olan ülkeler ve şirketler için daha yüksek getiri taleplerini beraberinde getirebiliyor. Bankaların kaynak maliyetlerindeki değişimler ise sınır ötesi kredi koşullarını ve uluslararası yatırımcıların risk iştahını etkileyebiliyor.
Ancak Avrupa'daki tahvil satışlarının Türkiye'den sermaye çıkışına veya Türk şirketlerinin dış borçlanma maliyetlerinde belirli bir artışa neden olduğunu gösteren doğrudan bir veri bulunmuyor. Böyle bir bağlantının kurulabilmesi için Türkiye'nin eurobond getirilerindeki değişimlerin, kredi risk primlerinin ve uluslararası sermaye akımlarının ayrıca incelenmesi gerekiyor. Bu nedenle Avrupa'daki gelişmenin Türkiye'ye etkisi şimdilik kesinleşmiş bir sonuçtan çok izlenmesi gereken bir risk kanalı niteliğinde.
Avrupa finans piyasalarında bundan sonraki kritik göstergeler, Fransa'nın Almanya ile arasındaki tahvil getiri farkı, bankacılık hisselerinin performansı ve finans kuruluşlarının yeni borçlanma maliyetleri olacak. Fransa'nın kredi notuna ilişkin 23 Ekim'de beklenen değerlendirme de kamu borcuna yönelik yatırımcı algısı bakımından önem taşıyor. Bankaların güçlü sermaye yapısı riskleri sınırlasa da devlet tahvillerindeki yüksek faizlerin kalıcı hale gelmesi, Avrupa finans sisteminin dayanıklılığını sınamayı sürdürecek.
Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır; kişisel yatırım tavsiyesi değildir.
