Pillar Two’nun GloBE (Global Anti-Base Erosion Rules) kuralları ve %15’lik asgari efektif vergi eşiği, yalnızca çok uluslu işletmelerin vergilendirilmesini değil, küresel ölçekte vergileme hakkının dağılımını da yeniden tanımlıyor…

Peki, vergi rekabetini sınırlamak üzere tasarlanan bu sistem, vergi gelirinin ülkeler arasındaki tahsisini de sessizce yeniden mi kurguluyor ne dersiniz?

Küresel asgari kurumlar vergisi, uluslararası vergi hukukunun geleneksel yapısında devletlerin vergilendirme yetkisini kullanma biçimlerini ve bu yetkinin ekonomik sonuçlarını yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılan önemli bir dönüşümü temsil etmektedir. Çok uluslu işletme gruplarının düşük vergili yargı alanlarına kâr aktarımını sınırlandırmak ve büyük ölçekli işletmeler bakımından asgari bir etkin vergileme düzeyi oluşturmak amacıyla geliştirilen OECD/G20 İki Sütunlu Çözüm'ün İkinci Sütunu, görünüşte vergi oranlarının uluslararası düzeyde yakınlaştırılmasına yönelik teknik bir düzenleme niteliğinde olmakla birlikte, esasen devletlerin yatırım teşvikleri aracılığıyla yönlendirmeye çalıştıkları sermaye hareketleri üzerindeki mali politika araçlarını ve vergilendirme hakkının uluslararası dağılımını da -açıktır ki- etkilemektedir. Nitekim bir devlet tarafından yatırım çekmek amacıyla sağlanan vergi avantajının, ilgili çok uluslu işletme grubunun tabi olduğu kurallar çerçevesinde başka bir yargı alanında tamamlayıcı vergi doğurabilmesi, teşvik veren devletin vazgeçtiği vergi geliri ile yatırımcıya sağladığı ekonomik fayda arasındaki ilişkinin yeniden incelenmesini gerekli kılmaktadır. Bununla birlikte, nitelikli yerel asgari tamamlayıcı kurumlar vergisi, maddi ekonomik faaliyet temelli istisnalar ve 2026 yılında geliştirilen Side-by-Side mekanizması gibi düzenlemeler, söz konusu etkinin bütün ülkeler ve işletme grupları bakımından aynı biçimde ortaya çıkmadığını göstermektedir. Dolayısıyla bu günkü ve devam niteliğindeki ikinci yazımızın amacı, küresel asgari vergi rejiminin vergilendirme egemenliği üzerindeki etkisini hukuki, mali ve iktisadi boyutlarıyla incelemek, OECD/G20 Pillar Two mimarisini Türkiye'nin yerel ve küresel asgari tamamlayıcı kurumlar vergisi düzenlemeleriyle birlikte değerlendirmek ve yatırım teşviklerinin mali etkinliğinin hangi ölçütlerle yeniden ele alınması gerektiğini ortaya koymak olacaktır. Dikkatten kaçmamalıdır ki yazılarımız ekseninde, vergilendirme yetkisinin biçimsel varlığı ile bu yetkinin kullanılmasından beklenen ekonomik sonuçların uluslararası kurallara tabi olması arasındaki ayrım temel analitik eksen olarak benimsenmekte, Türkiye bakımından yatırım teşviklerinin nominal vergi avantajından ziyade net yatırım etkisi, yerel vergi geliri, istihdam, üretim, teknoloji transferi ve uzun vadeli mali getiri üzerinden değerlendirilmesi gerektiği tartışma mecrasına sunulmaktadır.

Vergi oranlarından vergilendirme yetkisinin ekonomik sonuçlarına;

Uluslararası vergi hukukunun uzun yıllar boyunca şekillenen temel kabullerinden biri, devletlerin ekonomik ve mali egemenliklerinin doğal bir uzantısı olarak kurumlar vergisi oranlarını belirleyebilmesi, belirli faaliyetleri istisna veya indirim mekanizmalarıyla destekleyebilmesi ve bu araçları kullanarak uluslararası sermaye hareketlerini kendi ekonomik kalkınma hedefleri doğrultusunda yönlendirebilmesidir; ancak hal böyleyken, sermayenin sınır ötesi hareketliliğinin artması, çok uluslu işletmelerin ekonomik faaliyetlerinin farklı ülkelerde parçalı biçimde örgütlenebilmesi ve muhasebe kârı ile gerçek ekonomik faaliyetin bulunduğu yer arasındaki ilişkinin karmaşıklaşması, vergilendirme yetkisinin yalnızca ulusal hukuk düzeni içerisinde tanımlanmasının yeterli olmadığı bir uluslararası ekonomik ortam yaratmıştır.

Bu dönüşümün önemli sonuçlarından biri ise, devletlerin vergi politikaları arasındaki farklılıkların yalnızca ulusal bütçe gelirlerini etkilemekle kalmayıp, işletmelerin yatırım yeri tercihlerini, kârların hangi ülkelerde beyan edileceğini ve çok uluslu grupların ekonomik faaliyetlerini nasıl yapılandıracaklarını da belirlemesi olmuştur. Düşük kurumlar vergisi oranları, vergi tatilleri, yatırım indirimi uygulamaları ve belirli sektörlere özgü istisnalar, bir taraftan üretim kapasitesinin geliştirilmesi ve yabancı sermayenin ülkeye çekilmesi amacıyla kullanılabilirken, diğer taraftan -gerçek ekonomik faaliyetle yeterince ilişkilendirilmedikleri ölçüde- vergi matrahının ülkeler arasında kaydırılmasına ve devletlerarasında giderek yoğunlaşan bir vergi rekabetine de zemin hazırlama potansiyelini haizdir.

OECD/G20 Matrah Aşındırma ve Kâr Aktarımı Projesi'nin ardından geliştirilen iki sütunlu uluslararası vergi reformu, bu sorunlara yönelik çok taraflı bir çözüm arayışının sonucu olarak vergi ekosisteminde hayat bulmuştur. İkinci Sütun kapsamında geliştirilen Küresel Matrah Aşındırmayı Önleme Model Kuralları (Global Anti-Base Erosion Rules — GloBE), kapsam dahilindeki çok uluslu işletme gruplarının belirli koşullar altında her bir yargı alanında asgari yüzde 15 etkin vergi oranına ulaşmasını amaçlamakta ve bu oranın altında kalan vergileme sonuçları ise tamamlayıcı vergi mekanizmaları aracılığıyla ele alınmaktadır. OECD'nin 15 Temmuz 2026 tarihli ekonomik etki değerlendirmesi, rejimin kapsadığı işletmelerde etkin vergi oranlarının yükseldiğine ilişkin ilk bulgular sunarken, ilk uygulama yılı bakımından yatırım veya istihdamda istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş tespit edilmediğini bildirmektedir. Bu bulgular, -görünen o ki- sistemin ekonomik etkilerinin yalnızca teorik varsayımlarla değil, uygulamadan elde edilen verilerle de değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir.

Ancak bu mecraya taşıdığımız tartışmanın esas yönü, küresel asgari verginin vergi oranlarını yakınlaştırıp yakınlaştırmadığından daha kapsamlıdır; şöyle ki:

Bir devletin yatırım çekmek amacıyla vazgeçtiği verginin, aynı yatırımcı bakımından başka bir devletin tamamlayıcı vergi geliri hâline gelmesi mümkünse, yatırım teşvikinin ekonomik faydasını ve vergilendirme egemenliğinin gerçek kapsamını nasıl ölçmek gerekir?

Bu sorunun yanıtı şahsi kanaatimizce, küresel asgari verginin devletlerin vergilendirme yetkisini bütünüyle ortadan kaldırdığı veya yatırım teşviklerini her durumda etkisizleştirdiği şeklinde basit bir sonuca indirgenemez, indirgenmemelidir… Çünkü sistem, yerel tamamlayıcı vergilemeye öncelik tanıyan düzenlemeler, maddi ekonomik faaliyetle ilişkilendirilmiş istisnalar ve belirli nitelikteki teşviklere ilişkin özel kurallar içermektedir. Dolayısıyla bu çerçevede denilebilir ki, hukuki yetkinin varlığı, vergi gelirinin fiilen tahsil edildiği yer ve yatırımcının elde ettiği net ekonomik fayda birbirinden ayrıştırılarak değerlendirilmelidir.

Bu günkü yazımızın temel iddiası da, küresel asgari vergi rejiminin vergi egemenliğini sona erdirmekten çok, devletlerin bu egemenliği kullanarak elde etmeyi amaçladıkları ekonomik sonuçları uluslararası kurallara daha fazla bağımlı hâle getirdiği ve bu nedenle yatırım teşviklerinin başarısının nominal vergi avantajından ziyade, yerel vergi gelirinin korunması, ilave yatırım yaratılması ve gerçek ekonomik faaliyetin sürdürülebilir biçimde ülkeye kazandırılması üzerinden ölçülmesi gerektiğidir.

Bu doğrultuda önce küresel asgari verginin hukuki ve teknik yapısı incelenmeli, ardından yatırım teşviklerinin tamamlayıcı vergi mekanizmalarıyla etkileşimi detaylandırılmalı ve bu perspektifle Türkiye'nin iç hukuk düzenlemeleri karşılaştırmalı bir vizyonla değerlendirilmelidir.

Uluslararası vergi düzeninde egemenlik, vergi rekabeti ve asgari vergileme ihtiyacı;

Bilindiği üzere; vergi egemenliği, devletin kamu giderlerini karşılamak amacıyla vergi koyma, verginin konusunu ve matrahını belirleme, oranları saptama, istisna ve muafiyetler tanıma ve vergilendirme yetkisini idari mekanizmalar aracılığıyla kullanma gücünü ifade etmekle birlikte, uluslararası ekonomik ilişkiler bakımından bu yetkinin kapsamı ile fiilî sonuçları arasında önemli bir ayrım bulunmaktadır. Devletler kendi hukuk düzenleri içerisinde kurumlar vergisi oranlarını belirleyebilir ve yatırım teşvikleri oluşturabilir; ancak sermayenin uluslararası hareketliliği, çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmaları, uluslararası bilgi değişimi, transfer fiyatlandırması kuralları ve çok taraflı vergi standartları, bu yetkilerin ekonomik sonuçlarını tek bir devletin kontrol edebileceği alanın dışına taşımaktadır.

Bu nedenle vergi egemenliğinin çağdaş görünümü, yalnızca devletin hukuken vergi koyabilme yetkisine sahip olup olmadığı üzerinden değil, söz konusu yetkinin kullanılması sonucunda oluşan ekonomik değerin hangi ülkede vergilendirildiği, vergi gelirinin hangi kamu bütçesine intikal ettiği ve uygulanan mali politikanın yatırım kararları üzerinde nasıl bir etki yarattığı üzerinden de değerlendirilmelidir. Başka bir ifadeyle, bir devletin belirli bir yatırım bakımından kurumlar vergisini azaltabilmesi, bu azaltımın yatırımcının toplam vergi yükünü aynı ölçüde düşüreceğini veya yatırımın mutlaka o ülkeye yönelmesini sağlayacağını tek başına garanti etmemektedir.

Görüleceği üzere burada iki farklı düzlem bulunmaktadır:

İlk düzlem, devletin ulusal hukuk kapsamında sahip olduğu norm koyma ve vergilendirme yetkisidir; ikinci düzlem ise bu yetkinin uluslararası ekonomik ilişkiler içerisindeki sonuçlarıdır. Küresel asgari vergi düzenlemesinin etkisi, esas itibarıyla ikinci düzlemde belirginleşmektedir: Devletler yatırım teşvikleri sunmayı sürdürebilmekte, fakat bu teşviklerin çok uluslu işletme gruplarının toplam vergi yükü üzerindeki etkisi, başka yargı alanlarında uygulanan tamamlayıcı vergiler nedeniyle değişebilmektedir.

Dolayısıyla küresel asgari vergi, vergi egemenliğinin ortadan kalktığı sonucundan ziyade, vergilendirme yetkisinin ulusal düzeyde kullanılmaya devam ettiği, ancak bu yetkinin ekonomik sonuçlarının uluslararası koordinasyon kuralları tarafından yeniden biçimlendirildiği bir dönüşüm olarak ele alınmalıdır.

Vergi rekabeti, devletlerin yatırım ve ekonomik faaliyet çekmek amacıyla vergi oranlarını düşürmesi veya vergi avantajları sağlaması şeklinde ortaya çıkabilmekle birlikte, bu rekabetin ekonomik bakımdan yararlı olup olmadığı, teşvikin gerçek ekonomik faaliyeti artırıp artırmadığına ve sağlanan kamu avantajının maliyetini karşılayacak ölçüde ilave ekonomik değer yaratıp yaratmadığına bağlıdır.

Örneğin bir devletin düşük kurumlar vergisi oranı uygulaması, üretim tesisinin kurulmasını, istihdamın artmasını ve teknolojik kapasitenin gelişmesini sağlıyorsa, vazgeçilen vergi geliri karşılığında daha geniş bir ekonomik ve mali fayda ortaya çıkabilir. Buna karşılık, işletmenin gerçek ekonomik faaliyetini değiştirmeden yalnızca kazancın daha düşük vergili bir ülkede beyan edilmesini sağlayan düzenlemeler, yatırımın coğrafi dağılımını değiştirmekten çok vergi matrahının ülkeler arasında aktarılmasına hizmet edecektir hiç şüphesiz…

Bu ayrım, vergi rekabetinin değerlendirilmesinde temel önemdedir. Çünkü her vergi indirimi yeni yatırım yaratmadığı gibi, her düşük vergi oranı da gerçek ekonomik faaliyet bakımından rekabet üstünlüğü sağlamaz. Bu çerçevede; OECD'nin yatırım teşviklerine ilişkin 2026 tarihli uygulama rehberi (“A Practical Guide to Investment Tax Incentives" (Yatırım Vergi Teşvikleri İçin Pratik Rehber)), teşviklerin tasarım, uygulama, izleme ve değerlendirme aşamalarının birlikte ele alınması ve maliyetleri ile sonuçlarının ölçülmesi gerektiğini özellikle vurgulamaktadır.

Küresel asgari verginin temel gerekçesi de bu noktada ortaya çıkacaktır: Büyük çok uluslu işletme gruplarının kazançları bakımından asgari bir etkin vergileme düzeyi oluşturmak, yalnızca kâr aktarımından kaynaklanan vergi avantajlarını azaltmayı değil, devletlerin vergi oranlarını sürekli aşağı çekmek suretiyle birbirlerinin vergi tabanlarını aşındırmalarına dayanan rekabet dinamiğini de sınırlandırmayı amaçlamaktadır.

Bununla birlikte, bu yaklaşım vergi rekabetinin tüm biçimlerini ortadan kaldırmamaktadır. Devletler altyapı kalitesi, nitelikli iş gücü, enerji maliyetleri, lojistik kapasite, hukuk güvenliği, finansmana erişim ve gerçek ekonomik faaliyetle ilişkilendirilmiş destekler üzerinden rekabet etmeyi sürdürebilir. Bu nedenle asgari vergi rejiminin olası sonucu, rekabetin sona ermesinden ziyade, rekabetin salt nominal kurumlar vergisi oranından diğer ekonomik ve mali araçlara doğru kaymasıdır.

Pillar Two'nun ortaya çıkışı ve düzenleyici amacı;

OECD/G20 Kapsayıcı Çerçevesi bünyesinde geliştirilen İki Sütunlu Çözüm'ün İkinci Sütunu, belirli büyüklükteki çok uluslu işletme gruplarının düşük vergilendirilmiş kazançları bakımından tamamlayıcı vergi mekanizmaları oluşturarak, ilgili kazançların asgari yüzde 15 etkin vergi oranına ulaşmasını hedeflemektedir. Düzenleme, her ülkede kanuni kurumlar vergisi oranının yüzde 15'e çıkarılmasını zorunlu kılan tek tip bir kurumlar vergisi sistemi değildir, bunun yerine, kapsam dahilindeki grupların ilgili yargı alanlarında hesaplanan GloBE etkin vergi oranına ve tamamlayıcı vergi yükümlülüğüne odaklanan bir sistemi aktive etmektedir.

Pillar Two'nun teknik kapsamı, konsolide finansal tablolarda yer alan hasılatı belirli bir eşiği aşan çok uluslu işletme gruplarına yöneliktir. Şöyle ki; genel eşik, nihai ana işletmenin konsolide finansal tablolarındaki yıllık hasılatın, gelirin raporlandığı hesap döneminden önceki dört hesap döneminin en az ikisinde 750 milyon avro karşılığını aşmasıdır. Bununla birlikte, kapsama girişin ve yükümlülüklerin belirlenmesinde işletme türleri, istisnalar, grup yapısı ve ilgili ülke kuralları ayrıca dikkate alınmalıdır.

Bu mekanizmanın önemli bir özelliği de, vergi yükünü yalnızca tek bir bağlı işletmenin ulusal vergi beyannamesi üzerinden değerlendirmemesidir. GloBE kuralları, ilgili yargı alanında bulunan bağlı işletmelerin kapsama giren kazançlarını, kapsanan vergilerini ve belirli düzeltmelerini ülkesel bazda dikkate alan özel bir hesaplama düzeni kurar. Böylece ulusal vergi mevzuatına göre hesaplanan kurumlar vergisi ile GloBE kapsamında hesaplanan etkin vergi oranı arasında farklılıklar oluşabilmektedir.

İşte tam olarak da ortaya çıkan bu farklılık, küresel asgari vergi tartışmasının temelini oluşturmaktadır. Çünkü bir işletmenin Türkiye'de genel kurumlar vergisi hükümleri çerçevesinde belirli bir vergi ödemesi, tek başına o işletmenin veya bağlı bulunduğu grubun Türkiye bakımından GloBE kapsamında yüzde 15 etkin vergi oranına ulaştığı anlamına gelmez. Aynı şekilde, ulusal vergi mevzuatında bir istisnadan yararlanılması da otomatik olarak aynı tutarda küresel tamamlayıcı vergi doğacağı sonucunu doğurmaz ki bunun ötesinde ilgili kazancın GloBE hesabındaki niteliği, kapsanan vergiler, maddi ekonomik faaliyet temelli indirimler ve diğer düzeltmeler ayrıca değerlendirilmelidir.

Pillar Two sisteminin hukuki ve teknik mimarisi çerçevesinde etkin vergi oranı ile kanuni vergi oranı arasındaki fark;

Küresel asgari verginin doğru anlaşılması için kanuni kurumlar vergisi oranı ile GloBE kapsamında hesaplanan etkin vergi oranının birbirinden ayrılması gerekir. Kanuni oran, ulusal mevzuat uyarınca vergilendirilebilir matraha uygulanan nominal oranı ifade ederken, GloBE etkin vergi oranı ilgili yargı alanındaki kapsanan vergiler ile GloBE kurallarına göre belirlenen net ülkesel bazlı kazanç arasındaki ilişki üzerinden hesaplanan oranı nitelemektedir.

GloBE ETR=--------------------------------X 100

Açıktır ki, bu gösterim kavramsal bir özettir, gerçek hesaplama, vergi ertelemesi düzeltmeleri, kapsanan vergilerin sınıflandırılması, kazanç ve zararların ülkesel bazda birleştirilmesi ve diğer özel kurallar dikkate alınarak yapılacaktır.

Örneğin kanuni kurumlar vergisi oranı yüzde 25 olan bir ülkede belirli istisnalar nedeniyle GloBE etkin vergi oranının yüzde 15'in altında kalması mümkündür. Buna karşılık, nominal kurumlar vergisi oranının görece düşük olduğu bir ülkede kapsanan vergiler ve ilgili düzeltmeler sonucunda etkin vergi oranı yüzde 15 veya daha yüksek seviyede oluşabilir.

Bu nedenle küresel asgari vergi, yalnızca kanuni oranların karşılaştırılmasıyla analiz edilemez. Düzenlemenin yatırım teşviklerine etkisini ölçmek isteyen bir araştırmanın içeriğinde, her teşvik türünün GloBE matrahı ve kapsanan vergiler üzerindeki etkisinin ayrı ayrı incelenmesi gerekmektedir.

Tamamlayıcı vergi mekanizmaları ve vergilendirme hakkının dağılımı;

GloBE sistemi, temel olarak üç mekanizma üzerinden çalışır: Gelirin dâhil edilmesi kuralı (Income Inclusion Rule — IIR), yetersiz vergilendirilmiş kazançlar kuralı (Undertaxed Profits Rule — UTPR) ve nitelikli yerel asgari tamamlayıcı kurumlar vergisi (Qualified Domestic Minimum Top-up Tax — QDMTT).

IIR, genel çerçevede, düşük vergilendirilmiş kazançlara ilişkin tamamlayıcı verginin ilgili kurallar uyarınca ana işletme düzeyinde tahsil edilmesini sağlar. UTPR ise IIR kapsamında tahsil edilmeyen tamamlayıcı verginin belirli koşullar altında diğer uygulayıcı yargı alanlarında dağıtılması için ikincil bir mekanizma işlevi görür. QDMTT ise bir ülkenin kendi sınırları içerisinde oluşan düşük vergilendirilmiş kazançlar üzerinden yerel tamamlayıcı vergi uygulayabilmesine imkân tanır ve nitelikli olduğu ölçüde diğer GloBE mekanizmaları bakımından önem taşır.

Bu yapı, yatırım teşvikleri ile vergilendirme yetkisinin dağılımı arasındaki ilişkiyi somutlaştırmaktadır. Bir ülkenin sağladığı teşvik nedeniyle ilgili yargı alanındaki GloBE etkin vergi oranı asgari oranın altında kalıyorsa, gerekli koşulların gerçekleşmesi durumunda tamamlayıcı vergi doğabilir. Ancak söz konusu verginin hangi ülkede tahsil edileceği, nitelikli yerel tamamlayıcı verginin bulunmasına, IIR ve UTPR hükümlerinin uygulanabilirliğine, ilgili grubun yapısına ve özel düzenlemelere bağlıdır.

Bu nedenle, “Bir ülke vergi teşviki verirse başka ülke mutlaka aynı tutarda vergi tahsil eder” şeklindeki bir önerme hukuken doğru değildir. Doğru analiz, teşvikin GloBE etkin vergi oranına etkisini ve varsa tamamlayıcı verginin hangi mekanizma üzerinden, hangi yargı alanında tahsil edilebileceğinin birlikte değerlendirilerek sonuç verilerine ulaşan analiz olacaktır.

2026 Side-by-Side paketi: Tek tip asgari vergi yaklaşımının yeni aşaması;

Küresel asgari vergi sisteminin 2026 yılında geçirdiği önemli gelişmelerden biri de, OECD/G20 Kapsayıcı Çerçevesi üyelerinin 5 Ocak 2026'da Side-by-Side paketinin temel unsurları üzerinde anlaşmaya varması olmuştur. Adı geçen paket, belirli güvenli liman mekanizmaları, hesaplama ve raporlama yükümlülüklerinde sadeleştirmeler, maddi ekonomik faaliyet temelli belirli vergi teşviklerine yönelik özel bir güvenli liman ve belirli ülkelerde merkezlenen gruplar bakımından özel düzenlemeler içermektedir.

Bu gelişme iki açıdan önemlidir: Birincisi, küresel asgari verginin sabit ve tamamlanmış bir teknik düzenleme olmadığını, farklı ulusal vergi sistemleri arasındaki uyumun, idari maliyetlerin ve ekonomik teşviklerin dikkate alınmasıyla gelişmeye devam ettiğini göstermektedir. İkincisi, bütün vergi teşviklerini aynı şekilde değerlendiren basit bir yaklaşımın yerini, belirli koşulları sağlayan teşvikleri ekonomik faaliyet ve sistemin bütünlüğü bakımından ayrıca ele alan daha ayrıntılı bir çerçevenin almaya başladığını ortaya koymaktadır.

Side-by-Side mekanizması, her ülkenin veya her çok uluslu işletme grubunun otomatik olarak sistem dışında kalacağı anlamına gelmeyecektir. Diğer bir değişle, özel güvenli limanların uygulanması, ilgili ülke rejiminin uygunluğu, işletme grubunun niteliği ve belirlenen koşullar gibi unsurlara bağlıdır. Ayrıca OECD'nin Eylül 2026 dönemli açıklamaları da, uygulama mevzuatının tutarlılığına ilişkin inceleme çerçevesinin geliştirildiğini ve kapsanan vergiler ile QDMTT uygulamasına yönelik ek idari rehberler yayımlandığını da göstermektedir.

Dolayısıyla Türkiye açısından asıl mesele, yalnızca 2024'te iç hukuka aktarılan sistemin uygulanması değildir; aynı zamanda uluslararası kurallardaki gelişmelerin, yerel tamamlayıcı verginin niteliği, yatırım teşviklerinin GloBE hesabındaki muamelesi ve işletmelerin raporlama yükümlülükleri üzerindeki etkilerinin düzenli olarak da izlenmesini gerekli kılmaktadır.

Yatırım teşviklerinin mali etkinliği: Vergi avantajı kimin lehine sonuç doğuruyor?

Vergi teşviki ile yatırımcıya sağlanan net fayda arasındaki ayrım;

Yatırım teşviklerinin başarısı geleneksel olarak yatırımcıya sağlanan vergi avantajının büyüklüğü, yatırım tutarı, istihdam kapasitesi ve ekonomik büyümeye katkı gibi ölçütlerle değerlendirilir. Ancak küresel asgari vergi uygulaması, özellikle kapsamdaki çok uluslu işletme grupları bakımından, nominal vergi avantajının yatırımcıya sağlanan gerçek faydayı her zaman yansıtmadığını göstermektedir.

Bir devletin kurumlar vergisi yükünü azaltan bir teşvik, ilgili kazanç bakımından GloBE etkin vergi oranını düşürüyorsa ve diğer koşullar tamamlayıcı vergi doğuracak şekilde gerçekleşiyorsa, yatırımcının toplam vergi yükü üzerindeki etkisi sınırlı kalabilir. Bununla birlikte, teşvik belirli nitelikli koşulları karşılıyor, GloBE kapsamında özel muamele görüyor veya ilgili ülke ve işletme grubu için başka istisnalar uygulanıyorsa sonuç da doğal olarak farklılaşabilir.

Bu nedenle yatırım teşviklerinin mali etkinliği üç ayrı değişken üzerinden değerlendirilmelidir:

Devletin maliyeti: Teşvik nedeniyle vazgeçilen veya ertelenen vergi geliri.

Yatırımcının net faydası: Teşvikin, küresel ve yerel vergileme kuralları birlikte dikkate alındığında yatırımcının toplam maliyetini ne ölçüde azalttığı.

Ülkenin ekonomik getirisi: Teşvikin gerçek ilave yatırım, istihdam, üretim, teknoloji transferi ve uzun vadeli vergi geliri yaratıp yaratmadığı.

Bu üç değişken arasındaki ilişki, yatırım teşvikinin hukuki olarak mevcut olmasından daha önemlidir. Çünkü devletin verdiği avantajın bir bölümü başka bir ülkede tamamlayıcı vergiye dönüşüyorsa, teşvikin nominal büyüklüğü ile ülkenin ekonomik kalkınma amacı arasındaki bağlantının zayıflama riskinin göz ardı edilmemesi gerekmektedir.

Öte yandan, tamamlayıcı verginin doğmadığı veya teşvikin GloBE kuralları kapsamında farklı muamele gördüğü durumlarda, vergi avantajının yatırımcıya sağladığı fayda devam edebilir. Dolayısıyla teşviklerin etkinliğine ilişkin değerlendirme, her teşvik türü ve her yatırım senaryosu bakımından ayrı ayrı yapılmalıdır.

Gelire dayalı teşvikler ile ekonomik faaliyet temelli teşviklerin ayrışması;

Küresel asgari vergi bakımından kritik ayrımlardan biri, kazanç üzerinden sağlanan vergi avantajları ile belirli harcamalara veya gerçek ekonomik faaliyete bağlı teşvikler arasındadır.

Gelire dayalı teşvikler, belirli bir kazancın tamamen veya kısmen istisna edilmesi, indirimli kurumlar vergisi oranına tabi tutulması ya da belirli bir süre vergi dışı bırakılması şeklinde uygulanabilir. Bu tür teşvikler, koşullara bağlı olarak GloBE etkin vergi oranını doğrudan düşürecektir.

Buna karşılık, yatırım harcamaları, üretim kapasitesi, araştırma-geliştirme faaliyetleri veya belirli ekonomik çıktılarla ilişkilendirilmiş teşvikler farklı sonuçlar doğurabilir. OECD'nin Ocak 2026 Side-by-Side paketi, belirli nitelikli vergi teşvikleri için maddi ekonomik faaliyet temelli bir güvenli liman mekanizması içermektedir. Ancak bu mekanizma bütün teşvikleri otomatik olarak kapsamına almamakta, teşvikin niteliği, uygunluk koşulları ve ilgili sınırlar belirleyici olmaktadır.

Bu ayrım da hiç kuşkusuz, Türkiye'nin yatırım teşvik politikası bakımından önemli bir reform alanı yaratmaktadır. Çünkü yatırımcıya sağlanan avantajın yalnızca vergilendirilebilir kazancı azaltan bir düzenleme olarak tasarlanması yerine, gerçek yatırım harcamaları ve ekonomik faaliyetle ilişkilendirilmesi, teşvikin ekonomik gerekçesini daha açık hâle getirecektir.

Bununla birlikte, harcamaya dayalı teşviklerin her durumda daha üstün olduğu da ileri sürülemez. Yüksek yatırım maliyeti, kamu kaynaklarının verimsiz kullanılması, mevcut yatırımların gereksiz yere desteklenmesi veya teşviklerin yalnızca yatırım kararını değiştirmeden yatırımcıya ilave fayda sağlaması gibi sorunlar, bu tür mekanizmalar bakımından da geçerlidir.

Bu nedenle doğru politika tercihi, bir teşvik türünün diğerine koşulsuz biçimde üstün tutan değil, teşvikin ilave ekonomik faaliyet yaratma kapasitesini, GloBE kapsamındaki muamelesini ve bütçeye maliyetini birlikte değerlendiren bir sistem üzerine kurulu tercih olması gerektiği gerçeğidir.

Sayısal senaryo: Teşvikin maliyeti ile tamamlayıcı verginin ayrıştırılması;

Küresel asgari verginin ekonomik mantığını göstermek adına aşağıdaki basitleştirilmiş senaryoyu kullanmak istiyoruz; ancak rakamların tamamen varsayımsal olduğu ve gerçek bir GloBE hesaplaması veya Türkiye'de belirli bir yatırımın vergi yükü hesabı olmadığı gerçeği göz ardı edilmemelidir.

Tüm tutarlar milyon TL cinsindendir. Hesaplama, gerçek mevzuat hesabının yerine geçmez.

Genel kurumlar vergisi oranı varsayımı

Teşvikli nominal vergi oranı varsayımı

İlk bakışta yatırımcıya 15 milyon TL tutarında vergi avantajı sağlanmaktadır. Ancak bu tutarın tamamının yatırımcıda kalıp kalmayacağı, GloBE kapsamında ilgili kazancın nasıl hesaplandığına, kapsanan vergilere, maddi ekonomik faaliyet temelli istisnalara ve tamamlayıcı verginin hangi ülkede tahsil edildiğine de bağlı olacaktır.

Bu örnekten çıkarılması gereken sonuç ise, 15 milyon TL tutarındaki nominal avantajın mutlaka 15 milyon TL tamamlayıcı vergiye dönüşeceği değildir. Böyle bir sonuca ulaşmak için GloBE kazancının, kapsanan vergilerin, ilgili ülkesel etkin vergi oranının ve tamamlayıcı vergi matrahının hesaplanması da gerekecektir.

Bununla birlikte, senaryo önemli bir politika sorusunu da görünür kılmaktadır: Devlet, yatırımcıya nominal olarak 15 milyon TL vergi avantajı sağlarken, bu avantajın yatırımcıya net faydasının ne kadarını gerçekten yaratabilmektedir ve teşvik nedeniyle vazgeçilen gelirin ne kadarı kamu politikası açısından karşılığını bulmaktadır?

Vergi gelirinin yeniden dağılımı ve gelişmekte olan ülkeler bakımından risk;

Küresel asgari vergi, vergilendirme hakkının uluslararası dağılımını doğrudan etkileyebilecek mekanizmalar içerdiği için, gelişmekte olan ülkelerin yatırım politikaları açısından ayrıca önem taşımaktadır.

Yatırım çekmek amacıyla vergi avantajı sağlayan bir ülke, bu avantajın ilgili işletme grubu bakımından düşük etkin vergi oranına yol açması hâlinde tamamlayıcı vergi mekanizmalarıyla karşılaşabilecektir; eğer söz konusu ülkede nitelikli yerel asgari tamamlayıcı vergi uygulanmıyorsa veya uygulanan mekanizma ilgili koşulları karşılamıyorsa, belirli koşullar altında başka bir yargı alanının tamamlayıcı vergi tahsil etmesi mümkün olacaktır.

Böyle bir durumda teşvik veren ülke, yatırımcıya avantaj sağlamak amacıyla gelirinden vazgeçerken, bu avantajın toplam vergi yükü üzerindeki etkisi başka bir ülkede kısmen veya tamamen dengelenebilecektir. Ancak bu sonuç her durumda ortaya çıkmaz, neden mi… Yerel tamamlayıcı verginin önceliği ve ilgili diğer kurallar, gelir tahsilinin hangi yargı alanında gerçekleşeceğini de belirleyen başat faktörlerden olacaktır.

OECD'nin 5 Ocak 2026 tarihli açıklaması, Side-by-Side paketinin özellikle gelişmekte olan ülkelerin kendi yargı alanlarında oluşan gelirler üzerinde ilk vergileme hakkını koruma kapasitesini muhafaza etmeyi amaçladığını da belirtmektedir.

Bu vurgu, yerel tamamlayıcı verginin yalnızca yeni bir vergi türü olarak değil, uluslararası vergi düzeninde ülkesel vergi gelirinin korunmasına yönelik bir araç olarak değerlendirilmesi gerektiğini de izahtan varestedir ki göstermektedir.

Bununla birlikte, yerel tamamlayıcı verginin kabul edilmesi tek başına bütün ekonomik sorunları çözmeyecektir. Vergi idaresinin hesaplama kapasitesi, çok uluslu grupların raporlama yükümlülükleri, mevzuatın OECD standartlarıyla uyumu ve yatırım teşviklerinin ekonomik sonuçları ayrıca hassasiyet arz eden konular arasında sayılmalıdır.

Dolayısıyla gelişmekte olan ülkeler açısından temel sorun, yalnızca tamamlayıcı vergi tahsil etme hakkına sahip olmak değil, bu hakkı doğru uygulayabilmek ve yatırım politikalarını uluslararası vergi kurallarıyla uyumlu biçimde yeniden tasarlayabilmek olacaktır…

Yazımızın konuya ilişkin Türkiye gerçeğini ilginize sunacağımız II. bölümü yarınki yayımla sizlerle olacak…

Ekonomim ↗

Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır; kişisel yatırım tavsiyesi değildir.