İstanbul'da 14 Ekim'de etkili olan şiddetli sağanakta yollar ve alt geçitler su altında kaldı, araçlar sulara gömüldü, evleri ve iş yerlerini su bastı. Biri çocuk üç kişi yaşamını yitirdi, dört kişi ise kayıp. İstanbul Valisi Davut Gül, 84 yılın en yüksek yağışının kaydedildiğini açıkladı.
Peki yağışın şiddeti, ortaya çıkan felaket tablosunu tek başına açıklıyor mu?
Su baskınlarının etkisi azaltılabilir miydi?
Vali Gül, İstanbul'da en yüksek yağış miktarının metrekareye 261 kilogram olarak ölçüldüğünü açıkladı. Valiliğin 14 Ekim'de 06:00-20:00 saatleri arasına ilişkin verilerine göre AFAD ve 112 Acil Çağrı Merkezi'ne toplam 2 bin 518 ihbar ulaştı. Bunların 1277'si su baskını, 15'i heyelan, 47'si mahsur kalma vakalarıyla ilgiliydi.
DW Türkçe'den Pelin Ünker'e konuşan şehir plancısı Pelin Pınar Giritlioğlu'na göre yağışların yıkıcı sonuçlarında, yıllardır sürdürülen yapılaşma politikalarının önemli bir rolü bulunuyor.
Deprem gerekçesiyle hız kazanan inşaat faaliyetlerinin doğal alanları daralttığını belirten Giritlioğlu, İstanbul'da afet risklerinin azaltılması yerine büyütüldüğünü savunuyor.
"Depremden kaçarken sele yakalanıyoruz. Bütün kenti betonlaştırdık. Toprağın yok edilmesi, asfalt ve beton bugünkü sellerin en büyük sebeplerinden biri."
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İstanbul Şubesi de 15 Ekim'de yayımladığı açıklamada, su baskınlarının yalnızca yağış miktarıyla açıklanamayacağını belirterek plansız kentleşme ve altyapı eksikliklerine işaret ediyor.
Giritlioğlu'na göre İstanbul'da artan betonlaşma, yağmur suyunun toprağa sızmasını engelleyerek sel riskini büyütüyor. Geçirgen yüzeylerin yapılaşmayla azalması, yağışın yüzey akışına dönüşmesine neden oluyor.
İstanbul'un eğimli yapısına da dikkat çeken Giritlioğlu, toprağa sızamayan suyun asfalt ve beton üzerinden hızla akarak yolları ve yapıları tahrip edebildiğini aktarıyor.
ÇMO ise İstanbul'un "sünger kent" özelliğini kaybettiğini belirtiyor. Odaya göre yeşil alanların azalması, yağmur suyunun toprakta tutulmasını zorlaştırıyor. ÇMO, geçirgen zeminlerin ve yağmur bahçelerinin yaygınlaştırılmasını öneriyor.
Giritlioğlu, İstanbul'da dere yatakları ve su havzaları çevresindeki alışveriş merkezleri, üniversiteler ve büyük konut projelerinin taşkın riskini artırdığını savunuyor.
2009'da Ayamama Deresi'nin taşmasıyla yaşanan sel felaketini hatırlatan Giritlioğlu, Basın Ekspres Yolu çevresindeki yapılaşmaya dikkat çekiyor.
Cendere Vadisi ve Kurbağalıdere çevresindeki alışveriş merkezleri ile üniversite yerleşkelerini de örnek gösteriyor.
Riskli alanlarda yapılaşmanın sürdürülmesini eleştiren Giritlioğlu, "Neden doğayla inatlaşmaya devam ediyoruz" diye soruyor.
ÇMO da Ayamama, Tavukçu, Kağıthane ve Kurbağalıdere çevresindeki yapılaşmanın taşkın riskini artırdığını belirtiyor. Odaya göre doğal yatakları daraltılan veya beton kanallara alınan dereler, yoğun yağışlarda artan su miktarını taşımakta zorlanıyor.
Giritlioğlu, İstanbul'un üst ölçekli çevre düzeni planında ormanların, su havzalarının ve dere yataklarının korunmasının öngörüldüğünü, ancak uygulamada bu ilkelerle çelişen kararlar alındığını savunuyor.
Kanal İstanbul, üçüncü havalimanı, Kuzey Marmara Otoyolu ve üçüncü köprü projelerini örnek gösteren Giritlioğlu, bu yatırımların tarım alanları, ormanlar ve su havzaları üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor.
Giritlioğlu'na göre üst ölçekli planın koruma ilkeleriyle çelişen yapılaşma kararları ve doğal alanların kaybı, İstanbul'u afetlere karşı daha kırılgan hale getiriyor.
ÇMO da Kanal İstanbul projesinin su havzaları üzerindeki baskıyı artırdığını ve mevcut afet risklerini büyütebileceğini savunuyor.
Giritlioğlu, İstanbul'da yapılaşma yoğunluğuyla altyapı kapasitesi arasında ciddi bir uyumsuzluk bulunduğunu belirtiyor. Büyük konut ve dönüşüm projeleriyle yapı yoğunluğu artırılırken altyapının taşıma kapasitesinin yeterince dikkate alınmadığını söylüyor:
"Altta bir altyapı var ama yukarıda o altyapıyla hiçbir ilişkisi olmayan, bir koordinasyonu olmayan bir üst yapı yükseliyor."
Giritlioğlu, bu durumun afet sırasında su baskınlarının yanı sıra elektrik, su ve doğal gaz gibi temel hizmetlerde kesintilere yol açabildiğini ifade ediyor.
14 Ekim akşamı başlayan su kesintileri, ertesi gün de Şişli, Beyoğlu ve Beşiktaş'ın aralarında bulunduğu 12 ilçenin bazı mahallelerini etkiledi. İSKİ kayıtlarında kesintilerin nedenleri arasında enerji kesintileri ve şebeke arızaları yer aldı.
ÇMO'ya göre İstanbul'un bazı bölgelerinde yağmur suyu ve atık suyun aynı hatlarda taşınması, şiddetli yağışlarda altyapının kapasitesinin aşılmasına neden olabiliyor. Rögarların geri tepmesi, mazgalların tıkanması ve alt geçitlerdeki tahliye sistemlerinin yetersizliği de su baskınlarını ağırlaştırıyor.
Oda, özellikle yol seviyesinin altında bulunan bodrum katların risk altında olduğunu belirterek yağmur suyu ve kanalizasyon hatlarının ayrılmasını, bina altyapılarının daha sıkı denetlenmesini istiyor.
İstanbul Valisi Davut Gül de 14 Ekim akşamı bodrum katlarda yaşayanlara geceyi daha güvenli ve yüksek katlarda geçirmeleri çağrısında bulundu.
Güvenli kalacak yeri olmayanların 112'yi arayabileceğini belirtti. Ancak bu uyarı, taşkın riski bulunan bodrum katların konut olarak kullanımının nasıl denetlendiği ve mevcut önlemlerin neden yetersiz kaldığı sorularını da gündeme getiriyor.
İstanbul'da taşkın riski taşıyan alanlar ve altyapı sorunları uzun yıllardır biliniyor. Peki bu risklere rağmen yapılaşma neden sürüyor?
Giritlioğlu, sorunun yalnızca mazgalların temizlenmesi veya altyapı bakımının yapılmasıyla çözülemeyeceğini vurguluyor.
"Mazgallar bu işin son noktasıdır" diyen Giritlioğlu'na göre İstanbul'un bugünkü kırılganlığında merkezi yönetim başta olmak üzere yerel yönetimler ve diğer kamu idarelerinin aldığı kararlar belirleyici oluyor.
Dere yataklarındaki büyük projelerin ve Fikirtepe gibi kentsel dönüşüm uygulamalarının yer seçimi, yoğunluk ve yükseklik açısından bilimsel planlama ilkelerine uygun olmadığını savunan Giritlioğlu, bu tercihlerin teknik planlama kararlarından çok siyasi kararlarla şekillendiğini ifade ediyor.
Kentleşme politikalarına yönelik tartışmalar, şehir plancılarının tutuklanmasıyla da ilişkilendiriliyor. Gezi davasından hükümlü Tayfun Kahraman ile belediyelere yönelik operasyonlarda tutuklanan Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan'ın yanı sıra diğer şehir plancıları da cezaevinde bulunuyor.
Giritlioğlu, bu tutuklamaların kentleşme politikalarıyla bağlantılı olduğunu savunuyor. "Çünkü bu rant projelerine hepsi dur dediler ve bu ne yazık ki bazılarının işine gelmedi" diyor.
Giritlioğlu, meslek odalarının planlama süreçlerinden de giderek dışlandığını belirtiyor. Geçmişte planların hazırlanması sırasında odalara danışıldığını, ancak son 10-15 yılda bu kanalların büyük ölçüde kapandığını aktarıyor.
Giritlioğlu'na göre bilimsel planlama ilkelerinin ve meslek örgütlerinin görüşlerinin dikkate alınmaması, afet risklerini büyüten yapılaşma kararlarının sürmesine zemin hazırlıyor.
İklim değişikliği aşırı yağış riskini artırırken kentlerin bu koşullara hazırlanması da önem kazanıyor. Ancak Giritlioğlu, İstanbul'da yaşananların yalnızca iklim değişikliğiyle açıklanamayacağını savunuyor.
Giritlioğlu'na göre doğal alanların korunmaması, yoğun yapılaşma ve altyapı kapasitesinin göz ardı edilmesi, aşırı yağışların etkilerini ağırlaştırıyor.
ÇMO da iklim değişikliğinin kent planlamasındaki eksikliklerin gerekçesi olarak gösterilemeyeceğini vurguluyor.
ÇMO, yağmur suyu altyapısının aşırı yağışlara göre yeniden tasarlanmasını, kanalizasyon hatlarından ayrılmasını, dere yataklarının korunmasını ve riskli alanlarda yapılaşmanın sınırlandırılmasını öneriyor.
Oda, İstanbul için güncel bir taşkın ve yağmur suyu master planı hazırlanmasını, erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesini ve merkezi yönetim, yerel yönetimler ile meslek odalarının eş güdüm içinde çalışmasını istiyor.
Giritlioğlu'na göre ise ilk adım, doğal alanları tehdit eden hatalı planlama kararlarından ve büyük projelerden vazgeçilmesi olmalı. Kent planlamasının siyasi tercihler yerine bilimsel ilkeler doğrultusunda, şehir plancıları, mimarlar, mühendisler ve meslek odalarının katılımıyla yürütülmesi gerektiğini söylüyor.
Yalnızca binaların depreme dayanıklı hale getirilmesinin güvenli bir kent yaratmak için yeterli olmadığını belirten Giritlioğlu, konutların yanı sıra yolların, altyapının ve kamusal alanların da bütüncül bir afet planlamasıyla güvenli hale getirilmesi gerektiğini vurguluyor.
Balat'ta elektrik akımına kapılarak hayatını kaybeden 14 yaşındaki çocuğu hatırlatarak ekliyor:
"Demek ki biz güvenli kent dediğimiz zaman sadece güvenli yapılardan, evlerimizden bahsetmemeliyiz. Bütün yaşam çevremizle kentlerimizi dayanıklı hale getirmeliyiz."
Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır; kişisel yatırım tavsiyesi değildir.