Türkiye’de iktidara yakın isimlerin de anıldığı fon skandalı tartışılırken, ABD’de Donald Trump yönetimi de yolsuzluk ve çıkar çatışması iddialarıyla karşı karşıya. Trump’ın bizzat görevlendirdiği isimler hakkındaki soruşturmalar, İran savaşıyla ağırlaşan enerji krizi ve Rusya politikasındaki ani değişiklik, Beyaz Saray’ın kasım seçimleri öncesinde birden fazla cephede mücadele verdiğini ortaya koyuyor.

ABD’de 3 Kasım’da yapılacak Kongre ara seçimleri yaklaşırken Trump’ın önceliği giderek belirginleşiyor:

- Ekonomik sıkıntılardan bunalan seçmene rahatlama sağlayacak adımlar atmak,

- Yönetimi hakkındaki tartışmaların siyasi maliyetini sınırlamak,

- Cumhuriyetçilerin Kongre’deki çoğunluğunu korumak.

Ancak bu hedefler için atılan adımların bazılarının Trump’ın bugüne kadar savunduğu politikalarla çelişiyor olması da oldukça dikkat çekici.

Trump yönetimini zorlayan gelişmelerin başında, kendisine yakın isimler hakkındaki çıkar çatışması ve yolsuzluk iddiaları geliyor. ABD’nin Yunanistan Büyükelçisi-Trump'ın oğlu Don Jr Trump'ın eski nişanlısı- Kimberly Guilfoyle hakkında ABD Dışişleri Bakanlığı yolsuzluk soruşturması başlattı. Soruşturma, Trump’ın uzun süredir destekçisi olan bağışçı Eric Deters'in Guilfoyle’un 2025’teki Senato onay süreci öncesinde 100 bin dolarlık American Express borcunun ödenmesini istediğini yolundaki iddiaları üzerine tetiklendi. Deters’ın iddiasına göre Guilfoyle, kredi kartı borcunun ödenmesine karşılık işadamına, Trump yönetimindeki üst düzey isimlere erişim sağlama sözü verdi. Deters, para transferinin iz bırakmayacak biçimde yapılmasını istediğini ileri sürdüğü Guilfoyle’a ait mesajları da kamuoyuyla paylaştı. İddialar henüz kesinleşmiş değil. Ancak büyükelçi ve yönettiği diplomatik temsilcilik hakkında soruşturma açılması, konunun kişisel bir anlaşmazlığın ötesine geçtiğini gösteriyor. ABD’de Demokrat siyasetçiler, iddiaların Kongre tarafından da incelenmesini istiyor.

Bir diğer tartışma da, yine Trump'ın yakın arkadaşlarından ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi Thomas Barrack hakkında;

Reuters’ın 9 Ekim tarihli haberine göre Barrack, uzun süredir iş ilişkisi bulunan Ziad Ghandour’un yönettiği TI Capital şirketinin Irak ile Suriye arasındaki petrol boru hattının yeniden geliştirilmesi projesine katılması için bizzat araya girdi.

Hürmüz Boğazı’nı devre dışı bırakması hedeflenen yaklaşık 15 milyar dolarlık proje için Irak ve Suriye, aralarında TI Capital, Chevron ve Katarlı UCC Holding’in bulunduğu konsorsiyumla teknik ve finansal çalışmalar yapılmasına yönelik mutabakatlar imzalamıştı. Reuters’ın haberine göre Barrack’ın, TI Capital tarafından yürütülen bir gayrimenkul girişiminden kâr payı alma hakkı bulunuyor.

Etik uzmanları, Barrack'ın iş ortağının şirketinin projeye katılması için diplomatik nüfuzunu kullanmasının çıkar çatışması yaratabileceğine dikkat çekiyor. ABD Dışişleri Bakanlığı ise Barrack’ın etik kurallara uygun hareket ettiğini savunuyor ve kendisinin doğrudan boru hattı projesinde mali çıkarı bulunduğu iddiasını reddediyor.

Trump yönetiminin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) yönelik yaptırımları da Beyaz Saray’ı yalnızca iç politikada değil, uluslararası alanda da sert bir tartışmanın içine çekmiş durumda. Norveç Nobel Komitesi’nin 2026 Nobel Barış Ödülü’nü eski UCM yargıcı Navi Pillay’a verdiğini açıklamasından saatler sonra Washington, mahkemeye yönelik kurumsal yaptırımları duyurdu. Yaptırımların hedefinde mahkemenin finansal hizmetlere ve teknoloji altyapısına erişimi de bulunuyor. Washington, ABD vatandaşlarının UCM tarafından yargılanmasına karşı olduğunu uzun süredir dile getiriyordu. Atılan bu son adım ise ABD yönetiminin, uluslararası mahkemenin faaliyetlerini daha geniş ölçekte sınırlandırmayı amaçladığını gösteriyor.

Nobel barış ödülünü “en çok hak eden kişinin kendisi olduğunu” sürekli ifade eden Trump, ödülün UCM'nin eski yargıcına verilmesine de sosyal medyadan sert tepki gösterdi. Ortaya çıkan tablo, Washington’ın uluslararası yargı kurumlarıyla çatışmasının derinleştiğini gösteriyor.

Trump açısından asıl siyasi risk, bütün bu tartışmaların enerji fiyatlarındaki yükseliş ve yaşam maliyeti sorunuyla aynı döneme denk gelmesi;

İran savaşı küresel enerji piyasalarını sarsarken ABD’de özellikle dizel fiyatları çiftçiler, nakliyeciler ve ticari taşımacılık sektörü üzerinde ciddi baskı oluşturuyor. Trump da, Amerikalıların daha düşük benzin ve dizel fiyatlarıyla yaşamalarının siyasi öncelikleri arasında olduğunu sürekli ifade ediyor. Ancak seçmen açısından önemli olan açıklamaların çokluğu ve kelimelerin hamaseti değil, pompaya ve günlük harcamalara ne ölçüde yansıdığı.

İşte tam bu noktada Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı telefon görüşmesinin ardından beklenmedik bir adım attı;

Rusya’nın küresel piyasalara hemen 300 bin tondan fazla dizel sağlayacağını, Kasım ayında 500 bin ton daha göndereceğini ve sonraki aşamalarda ilave sevkiyatlar yapılacağını duyurdu. Açıklanan planın ilerleyen bölümünde 1 milyon ton ve kısa süre içinde 3 milyon tona kadar ek tedarik sağlanacağı bilgisi de yer aldı.

ABD Hazine Bakanlığı da Rus dizelinin satışına ve sevkiyatına belirli koşullar altında izin veren geçici bir yaptırım muafiyeti yayımladı. 9 Ekim’de açıklanan düzenleme, kapsamına giren sevkiyatlar bakımından yaptırım engelini 7 Nisan 2027’ye kadar kaldırıyor.

Trump, geçen ay Rusya’nın petrol ve doğal gaz gelirlerini hedefleyen yeni bir yaptırım yasasını imzalamıştı. Şimdi ise aynı yönetim, enerji fiyatlarını düşürmek amacıyla Moskova’nın yakıt ihracatını kolaylaştırıyor.

Trump'ın Putin ile telefonda “kotardığı” anlaşmanın siyasi mantığı açık:

Enerji fiyatlarındaki yükselişin seçmen üzerindeki etkisini hafifletmek ve yaklaşan Kasım ara seçimleri öncesinde Trump’ın ekonomik sorunlara çözüm üretebildiği mesajını vermek.

Ancak açıklanan miktarların büyüklüğü, Rusya’nın mevcut üretim ve ihracat kapasitesiyle birlikte değerlendirilmek zorunda… Ukrayna’nın Rus petrol rafinerilerine yönelik saldırıları üretimi olumsuz etkilediği için bizzat Moskova, iç piyasadaki ihtiyacı karşılamak için Temmuz ayından itibaren dizel ihracatını kısıtlama kararı almıştı. Uluslararası Enerji Ajansı’na dayandırılan veriler de Rusya’nın dizel üretiminde ciddi düşüş yaşandığına işaret ediyor.

Bu nedenle Trump’ın duyurduğu sevkiyatların ne kadarının, hangi tarihlerde ve hangi koşullarda gerçekleştirileceği belirsizliğini koruyor. Beyaz Saray'ın da yakıtın bedelini kimin ödeyeceği ve teslimatların takvimi konusunda ayrıntılı bilgi vermemesi ayrıca dikkat çekici.

Üstelik küresel enerji piyasasında fiyatları yalnızca bir ülkenin sağlayacağı ek miktar belirlemiyor; Rus dizelinin yeni pazarlara yönelmesi, mevcut müşterilerin başka tedarikçilere gitmesine yol açabilir. Böyle bir durumda küresel arz üzerindeki net etki sınırlı kalabilir.

Enerji uzmanlarının değerlendirmeleri de anlaşmanın ABD'deki dizel ve benzin fiyatlarını hızla düşüreceğinin garanti olmadığını gösteriyor. Dolayısıyla Trump’ın duyurduğu büyük miktarlar, tek başına ABD’deki enerji maliyetlerinin kısa sürede gerileyeceği anlamına gelmiyor.

Anlaşma, Ukrayna yönetiminin sert tepkisini de çekmiş durumda; Rus Lider Zelensky, kararı “güçlü ortaklardan gelen zayıf bir karar” olarak nitelendirdi. Rusya’nın elde edeceği gelirin savaşın sürmesine katkı sağlayacağını savunan Ukrayna lideri, Washington’ın yaklaşımının Moskova’nın elini güçlendirdiğini belirtti.

Tepkinin zamanlaması da önemli. Trump’ın Rusya’dan dizel tedarikini duyurduğu sırada özel temsilcisi Steve Witkoff ile damadı Jared Kushner, Miami’de Ukraynalı yetkililerle savaşı sona erdirmeye yönelik bir öneriyi görüşüyordu. Zelensky, Ukrayna heyetinin bu süreçte bir tür perdeleme aracı olarak kullanılmasından duyduğu rahatsızlığı da dile getirdi.

ABD’de Demokrat senatörler Chuck Schumer, Jeanne Shaheen ve Elizabeth Warren da kararı Ukrayna’ya, Avrupa müttefiklerine ve ABD’nin ulusal güvenliğine zarar verebilecek bir adım olarak eleştirdi. Senatör Richard Blumenthal ise anlaşmanın Rusya’nın savaş kapasitesini destekleme riski taşıdığını savundu. Tartışmanın merkezinde yalnızca dizel ticareti yok. ABD’nin Ukrayna politikasında hangi önceliğin ağır basacağı sorusu var: Enerji fiyatlarını kısa vadede aşağı çekmek mi, yoksa Rusya’nın savaş ekonomisini sınırlamak mı?

Trump yönetimi bu iki hedefin bir arada yürütülebileceğini savunabilir. Ancak Rusya’nın gelirlerini artırabilecek bir düzenleme ile Moskova üzerindeki baskıyı sürdürme hedefi arasında açık bir gerilim bulunduğu da açık.

Kasım seçimleri, Trump’ın başkanlığını sona erdirmeyecek. Ancak Cumhuriyetçilerin Kongre’deki çoğunluğunu kaybetmesi, yönetimin yasa çıkarma, bütçe belirleme ve siyasi gündemini uygulama kapasitesini sınırlayabilir. Demokratların Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elde etmesi halinde yönetim üzerindeki Kongre denetiminin ve soruşturmaların yoğunlaşması da mümkün. Yolsuzluk ve çıkar çatışması iddiaları, bu süreçte Cumhuriyetçilerin savunmak zorunda kalacağı başlıklardan biri olabilir. Bununla birlikte seçmenin tercihini yalnızca bu iddiaların belirleyeceğini varsaymak doğru olmaz. Enerji maliyetleri, enflasyon, istihdam ve İran savaşının ekonomik sonuçları da seçim gündeminin önemli parçaları…

ABD’de kasım seçimlerinin sonuçları, Türkiye açısından yalnızca Washington’daki siyasi dengeler üzerinden değil, savunma işbirliği, yaptırımlar, enerji politikaları ve bölgesel güvenlik başlıkları üzerinden de önem taşıyor. Kongre’de çoğunluğun değişmesi, Trump yönetiminin dış politika kararlarını uygulama alanını daraltabilir; özellikle Rusya, İran ve Suriye politikalarında yeni tartışmaların önünü açabilir.

Cumhuriyetçilerin güç kaybetmesi halinde, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde Kongre kaynaklı baskıların artması ihtimali göz ardı edilemez. Savunma sanayii işbirliği, Türkiye’nin F-35 programına dönüşü, CAATSA yaptırımları ve Suriye’deki gelişmeler, iki ülke arasındaki ilişkilerin temel sınav alanları olmaya devam edecek.

Enerji cephesinde ise Türkiye için hem fırsat hem risk barındırıyor. Rus enerji ürünlerinin küresel piyasalara daha fazla yönelmesi fiyatları etkileyebilir; ancak yaptırım rejimindeki belirsizlikler, Türkiye’nin enerji ticareti ve finansal işlemleri bakımından yeni hassasiyetler yaratabilir. Dolayısıyla Türkiye açısından asıl mesele, seçim sonucundan çok, Washington’ın seçim sonrasında hangi dış politika önceliklerini öne çıkaracağı olacak gibi...

Ekonomim ↗

Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır; kişisel yatırım tavsiyesi değildir.