Türkiye’de son dönemde finansal piyasaların ana gündemini ‘Fon Krizi’ oluşturuyor. Ancak bu günlerde en az bu konular kadar önemli gelişmeler küresel finansal piyasalarda yaşanıyor. Yüksek borçluluk, aşırı değerli hisseler ve artan enflasyonun yarattığı yüksek kırılganlık ortamı, karşımıza dikkatle izlenmesi gereken bir tablo çıkıyor.

Peki, bu gelişmeler yeni bir küresel finansal krizin habercisi olabilir mi?

Bu soruyu yanıtlamak için küresel ekonomide birbirini besleyen altı temel risk alanına bakalım.

Küresel ekonomide en önemli risklerin başında enerji fiyatları geliyor. Orta Doğu’da devam eden çatışmalar, Hürmüz Boğazı çevresindeki enerji taşımacılığını ve Körfez ülkelerinin üretim altyapısını tehdit ediyor. Ayrıca, Rusya ile Ukrayna arasında enerji altyapısını hedef alan karşılıklı saldırılar da arz güvenliği endişelerini artırıyor.

Bu gelişmeler petrol fiyatlarının yüksek seyretmesine neden olurken doğalgaz piyasalarında da arz kesintisi ve fiyat oynaklığı riskini artırıyor. Üstelik arz kesintilerini hafifletmek amacıyla kullanılan stratejik rezervlerin azalması, yeni şokları karşılama kapasitesini de zayıflatıyor.

Enerji fiyatlarındaki artışın en önemli sonuçlarından biri küresel enflasyon görünümünün bozulmasıdır. Bunun en güncel örneğini ABD’de görüyoruz. ABD’de eylül ayında tüketici enflasyonu aylık %0,6 artış ile son beş ayın en yüksek aylık artışını kaydetti. Artışın ana kaynağı enerji fiyatlarıydı. Benzin fiyatları yalnızca eylül ayında %9,1 artarken, enerji fiyatlarındaki aylık artış %5,2’ye ulaştı.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin enflasyona dolaylı etkileri de oluyor. Yükselen üretim ve taşımacılık maliyetleri diğer mal ve hizmetlerin fiyatlarına da yansıyor. Ayrıca, tarımsal üretimde kullanılan gübre ve lojistik maliyetlerinin artması, gıda enflasyonu üzerinde de risk yaratıyor.

Yakın zamana kadar küresel finansal piyasalarda beklenti, enflasyondaki gerilemeyle birlikte faiz indirimlerinin devam edeceği yönündeydi. Ancak enerji fiyatlarında yaşanan artış, bu beklentiyi önemli ölçüde değiştirdi. Avrupa, Amerika ve birçok gelişmiş ülke merkez bankası, enflasyon görünümündeki bozulma sebebiyle faiz artışına yöneldi. Beklentiler, faiz artışlarının devamı yönünde şekilleniyor.

Küresel ekonomide bir diğer önemli risk, yüksek borçluluk ile artan finansman maliyetlerinin aynı döneme denk gelmesidir. IMF, yüksek kamu borçluluğu, daralan mali alan ve artan borçlanma maliyetlerini küresel ekonomi üzerindeki temel riskler olarak sıralıyor.

Borçlanma maliyetlerindeki artışın en dikkat çekici örneklerinden biri ABD tahvil piyasasıdır. 14 Ekim itibarıyla iki yıllık tahvil faizi yaklaşık %4,8, 10 yıllık tahvil faizi %5,2 ve 30 yıllık tahvil faizi ise %5,6 ile tarihi yüksek düzeylere ulaştı. Küresel finansman koşulları için temel referans niteliğinde olan ABD tahvil faizlerindeki yükseliş, diğer ülkelerin ve özel sektörün borçlanma maliyetlerine de yansıyor.

Avrupa tarafında ise durum çok daha kritik... Yüksek kamu borcu ve artan siyasi belirsizlik ortamıyla, Fransa ve İtalya devlet tahvili faizlerinde yaşanan artış, Avro Bölgesi'nin borç haritasını kökten değiştirerek kamu borçlanma maliyetlerini son 20 yılın en yüksek seviyelerine taşıdı. Gelişmiş ülkelerde yaşanacak sert mali konsolidasyon; ticari ve finansal kanallarla tüm dünyayı etkileme potansiyeline sahiptir.

Artan tahvil faizleri ve finansman maliyetleri, hisse senedi piyasalarında etkisini gösteriyor. Ayrıca, yapay zekâ ve teknoloji şirketlerinin değerlemelerine ilişkin artan endişeler de borsa üzerindeki satış baskısını artırıyor. Nitekim bu hafta ABD ve Asya borsalarında önemli satışlar yaşandı. 14 Ekim'de ABD'de teknoloji hisselerindeki satışların etkisiyle NASDAQ endeksi %1,9, S&P 500 endeksi ise %1,1 geriledi. Asya tarafında ise Japonya'nın Nikkei endeksinde %5, Güney Kore'nin KOSPI endeksinde %8 civarında düşüşler yaşandı.

Hisse senedi piyasalarındaki sert düşüşler, hane halklarının finansal varlıklarını azaltırken şirketlerin sermaye piyasalarından finansman sağlama imkânlarını da zayıflatıyor. Üstelik varlık fiyatlarındaki düşüşün kredi piyasalarına yansıması, finansal koşulları daha da sıkılaştırabilir. Dolayısıyla teknoloji hisselerinde başlayan bir satış dalgasının, finansal sistemin diğer alanlarına yayılma riski bulunuyor.

Tüm bu gelişmeleri birlikte değerlendirdiğimizde, küresel ekonomide birbirini besleyen bir risk mekanizması ortaya çıkıyor. Yüksek enerji fiyatları enflasyonu artırıyor. Artan enflasyon merkez bankalarını faiz yükseltmeye yöneltiyor. Yükselen faizler borçlanma maliyetlerini artırırken tahvil ve hisse senedi fiyatlarını baskılıyor. Bunun sonucunda hane halklarının satın alma gücü ve finansal varlıkları azalıyor. Şirketlerin nakit akışları zayıflıyor, yatırım kararları erteleniyor. Kamunun ise artan faiz giderleri nedeniyle ekonomiyi destekleme kapasitesi sınırlanıyor. Böyle bir ortamda büyümenin beklenenden daha sert yavaşlaması mümkün…

1970'lerde yaşanan petrol krizleri, enerji fiyatlarındaki sert artışların yüksek enflasyon ve düşük büyümeyi aynı anda tetikleyebileceğini gösterdi. Özellikle 1979 petrol şokunun ardından uygulanan sıkı para politikaları, 1980'lerin başında gelişmiş ekonomilerde ciddi ekonomik daralmalara neden oldu.

2008 küresel finansal krizinde ise temel sorun, finansal sistemde biriken aşırı borçluluk ve varlık fiyatlarındaki bozulmaydı. Finansal kuruluşların bilançolarında yaşanan kayıplar kredi piyasalarına yayılarak küresel ekonomide sert bir daralmaya yol açtı.

Bugünkü tabloda, enerji kaynaklı enflasyon baskıları ile varlık değerlemelerine ilişkin endişeler aynı anda gündemde. Bu nedenle önümüzdeki dönemde yalnızca enflasyon ve faiz kararlarını değil, tahvil piyasalarındaki fiyat hareketlerini, şirketlerin borç ödeme kapasitesini ve finansal kuruluşların likidite koşullarını da yakından izlemek gerekiyor.

Özetle; sadece yurt içinde değil, aynı zamanda yurt dışındaki gelişmeleri de yakından takip etmemiz gereken bir dönemden geçiyoruz.

Ekonomim ↗

Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır; kişisel yatırım tavsiyesi değildir.