Dünya ekonomisinin görünümü, iş birliğinin önemini artırıyor. IMF en son tahminlerinde küresel büyümeyi yüzde 3,1, Euro Bölgesi büyümesini ise yüzde 1,1 olarak öngörüyordu. Zayıf Avrupa talebi Türkiye’nin ihracatını da etkileyebilir. Böyle bir ortamda üretim, yatırım ve teknoloji ortaklıklarını geliştirmek, iki tarafın da ekonomik dayanıklılığına katkı sağlayabilir.
Türkiye-AB ilişkilerindeki tıkanıklık tek bir başlıkla açıklanamaz. Türkiye’de hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve temel haklar konusundaki kaygılar, üyelik sürecinin önündeki önemli engeller arasında yer alıyor. Kıbrıs meselesi, Yunanistan’la yaşanan anlaşmazlıklar ve dış politika farklılıkları da ilişkileri zorlaştırıyor.
Geçen hafta Brüksel’deki II. AB-Türkiye İş Zirvesi’ni izledim. Her iki taraftan gelen açıklamalar, Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasındaki ilişkilerde yaklaşık 20 yıldır biriken güvensizliğin bugün yalnızca siyasi diyaloğu değil, iki tarafın güvenlik ve ekonomik çıkarlarını da sınırladığını ortaya koydu. Ancak Rusya kaynaklı tehditler, ABD politikalarındaki belirsizlik ve Çin’in ekonomik ağırlığı, Brüksel ile Ankara’yı zor bir soruyla karşı karşıya bırakıyor. Bütün anlaşmazlıklar çözülmeden iş birliği yeniden kurulabilir mi?
Centre for European Reform’da araştırmacı olan Thomas Maddock’un "AB ve Türkiye: Ortak tehditler karşılıklı güvensizliği aşabilir mi?" başlıklı politika notu bu soruya odaklanıyor. Maddock’un temel tezi, iki tarafın mevcut çıkmazı sürdürmek yerine ortak çıkarların bulunduğu alanlarda aşamalı iş birliğine yönelmesi gerektiği.
Bu yaklaşım, sorunların ortadan kalktığı varsayımına değil, çözülemeyen anlaşmazlıkların maliyetini yönetme ihtiyacına dayanıyor.
Güvensizliğin iki tarafında da nedenler var
Ankara ise üyelik perspektifinin fiilen durmasını, siyasi engelleri ve Avrupa’nın verdiği taahhütlerin yeterince karşılık bulmamasını eleştiriyor. Böylece karşılıklı güvensizlik kendi kendini besleyen bir döngüye dönüşüyor. Siyasi sorunlar ekonomik iş birliğini sınırlandırıyor; sınırlı iş birliği de güvenin yeniden kurulmasını zorlaştırıyor.
Bu tabloyu değiştirmek kolay değil. AB’nin Türkiye ile yakınlaşmayı savunurken demokratik standartlar konusundaki kaygılarını görmezden gelmesi beklenemez. Türkiye’nin de Avrupa ile daha güçlü ortaklık kurmak istiyorsa hukuk devleti ve öngörülebilirlik alanlarında somut ilerleme sağlaması gerekiyor.
Ortak tehditler, ortak hareket ihtiyacı
Öte yandan jeopolitik koşullar, ilişkilerin yalnızca sorunlar üzerinden değerlendirilmesini giderek daha maliyetli hale getiriyor.
Rusya’nın oluşturduğu güvenlik tehdidi, Karadeniz’in istikrarı ve Avrupa’nın savunma kapasitesini artırma ihtiyacı, Türkiye ile AB’nin kesişen çıkarlarını görünür kılıyor. ABD’nin güvenlik politikalarındaki belirsizlik de Avrupa’nın kendi kapasitesini güçlendirme arayışını hızlandırıyor. Çin’in kritik mineraller, sanayi üretimi ve teknoloji alanındaki ağırlığı ise iki taraf için yeni ekonomik ve stratejik riskler yaratıyor.
Türkiye’nin NATO üyeliği, coğrafi konumu, savunma sanayisi ve üretim kapasitesi Avrupa açısından önemli imkanlar sunuyor. Ortak çalışmalar mühimmat üretimi, savunma teknolojileri, Karadeniz güvenliği ve bölgesel krizlerin yönetimi gibi alanlarda geliştirilebilir.
Brüksel'de Vahap Munyar ile birlikte bir yemekte sohbet ettiğimiz bir AB diplomatı bu zor süreçte en kritik olan şeyin iki taraf arasında diyaloğun sürmesi olduğunu vurguluyordu. Maddock’un önerdiği yapılandırılmış AB-Türkiye güvenlik diyaloğu bu nedenle önem taşıyor. Düzenli ve üst düzey bir mekanizma, tarafların yalnızca kriz anlarında değil, ortak tehditlere karşı önceden planlama yapmasını sağlayabilir.
Ancak Kıbrıs kaynaklı engeller ve Türkiye’nin AB savunma programlarına katılımına ilişkin siyasi sorunlar, bu alandaki ilerlemeyi de güçleştiriyor. Dolayısıyla ikili ve çok taraflı iş birliği kanallarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor.
Ekonomik ortaklıkta kaybedilecek çok şey var
Ekonomik ilişkiler, güvenin yeniden inşası için bir başka somut alan. 1995’ten bu yana yürürlükte olan Gümrük Birliği, Türkiye ile Avrupa sanayisini birbirine bağladı; ancak hizmetler, dijital ticaret, kamu alımları ve tarım gibi alanları yeterince kapsamıyor. AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı ticaret anlaşmalarının Türkiye açısından yarattığı asimetri de rekabet koşullarını zorlaştırıyor.
Avrupa Komisyonunun 4 Mart 2026’da açıkladığı Sanayi Hızlandırma Yasası önerisi etrafındaki “Made in EU” tartışması, bu ilişkinin ne kadar hassas olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin Avrupa’nın yeni sanayi teşvikleri ve kamu alımları sisteminin dışında kalması, mevcut üretim ve tedarik zincirlerini zayıflatabilir.
Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu’nun savunduğu “Made with EU” yaklaşımı, Türkiye gibi Avrupa sanayisiyle bütünleşmiş ortakların da bu sistemin parçası olmasını öngörüyor.
Gümrük Birliği’nin modernizasyonu için müzakerelerin başlatılması, yalnızca ticari bir düzenleme değil, karşılıklı güveni sınayacak somut bir adım olacaktır. Kritik mineraller, dijital ekonomi, temiz teknoloji ve Orta Koridor gibi ulaştırma bağlantıları da yeni ortaklık fırsatları sunuyor. Ancak bu yakınlaşmanın kalıcı olabilmesi için ekonomik reformların ve karşılıklı yükümlülüklerin güvence altına alınması gerekiyor.
Dünya ekonomisinin görünümü de iş birliğinin önemini artırıyor. IMF en son tahminlerinde küresel büyümeyi yüzde 3,1, Euro Bölgesi büyümesini ise yüzde 1,1 olarak öngörüyordu. Zayıf Avrupa talebi Türkiye’nin ihracatını da etkileyebilir. Böyle bir ortamda üretim, yatırım ve teknoloji ortaklıklarını geliştirmek, iki tarafın da ekonomik dayanıklılığına katkı sağlayabilir.
Yakınlaşma kolay değil, hareketsizlik daha maliyetli
Elbette iş birliğinin yeniden başlatılması risksiz değil. AB, Gümrük Birliği’ni güncelleyip savunma ortaklıklarını geliştirirken Türkiye’de hukuk devleti ve demokratik standartlar konusunda ilerleme sağlanamamasından kaygı duyabilir. Ankara ise yeni iş birliği adımlarının üyelik sürecinde veya ekonomik ilişkilerde somut karşılık bulmamasından endişe edebilir.
Bu nedenle Maddock’un önerdiği aşamalı yaklaşım önem kazanıyor. Ortak çıkarların bulunduğu alanlarda somut adımlar atmak, ilerlemeyi ölçülebilir hedeflere bağlamak ve siyasi anlaşmazlıkları ayrı kanallarda yönetmek gerekiyor. AB’nin de iş birliğine yönelik desteğini açık biçimde ortaya koyması, verilen taahhütlerin uygulanabilir olması ve Türkiye’nin atacağı reform adımlarının karşılık bulması gerekiyor.
DEİK/Türkiye-Avrupa İş Konseyleri Koordinatör Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ, Brüksel’de bu yaklaşımın özünü anlatıyordu. “Harekete geçmek için her anlaşmazlığı çözmek zorunda değiliz," diyordu Yalçındağ.
Bu, anlaşmazlıkları önemsizleştirmek değil, onları bütün ilişkinin önünü kapatan engellere dönüştürmemek anlamına geliyor. AB üyeliği kısa vadede gerçekçi görünmese de uzun vadeli hedef olarak korunabilir. Bu sırada güvenlik, ticaret ve teknoloji alanlarında ilerleme sağlanabilir; demokratik standartlar konusundaki diyalog da sürdürülebilir.
Sonuçta AB ile Türkiye arasındaki güvensizliğin kısa sürede aşılması beklenmemeli. Bununla birlikte, güvenin yeniden kurulması için bütün siyasi sorunların önce çözülmesini şart koşmak da mevcut çıkmazı uzatacaktır. İki tarafın çıkarları, kontrollü ve aşamalı bir yakınlaşmayı gerekli kılıyor.
Asıl sınav, tarafların birbirine duyduğu güvensizliği yok saymak değil, bu güvensizliğe rağmen çalışabilecek mekanizmalar kurmak. Avrupa’nın güvenlik ve rekabet gücü ile Türkiye’nin ekonomik ve stratejik geleceği, her konuda aynı düşünmelerine değil, ortak çıkarlarını somut sonuçlara dönüştürebilmelerine bağlı.
Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır; kişisel yatırım tavsiyesi değildir.