Eski bir evi hatırlarken bazen önce penceresi gelir gözümüzün önüne. Önünde oturduğumuz, sokağı seyrettiğimiz, birinin gelişini beklediğimiz pencere… Perdesi, ahşabının rengi, kapanırken çıkardığı ses bile hafızamızda yer edebilir. O evden ayrılırız, sokak değişir, belki bina da ortadan kalkar; ama dünyaya bir zamanlar baktığımız o çerçeve, zihnimizde durur.

Bir evden sökülmüş pencerenin karşısında bu yüzden biraz daha uzun kalabiliriz. Kimin odasına ışık verdiğini bilmesek de kendi hayatımızdan bir şey buluruz onda. Ahşabındaki aşınma, üst üste sürülmüş boyalar, bir köşesinde kalmış kullanım izi, zamanın elle tutulur hâlidir.

Tunca’nın Kahve Dünyası’nın güncel sanat projesi Yanköşe için hazırladığı Yan Yana, bu izleri Kabataş’ta, 260 metrekarelik bir duvarda buluşturuyor. Projenin on ikinci çalışmasında kullanılan ahşap çıkma pencereler, sanatçının Ayvalık ve çevresinden topladığı parçalardan oluşuyor. Bir zamanlar farklı evlere ait olan çerçeveler, şimdi aynı yüzeyde birbirine komşu.

Pencerelerin geldiği yapılar, restore edilmek ya da yıkılmak üzere olan eski evler. Tunca, onları toplarken üzerlerinde kalan geçmişle ilgileniyor. Her birinin ölçüsü, biçimi, ahşabı, boyası ve eskime şekli farklı. Bu farklılıklar, yerleştirmenin nasıl kurulacağını da belirliyor.

Proje broşüründe Tuna Ortaylı ile yaptığı söyleşide, üretim sürecini bir tür arşivleme olarak anlatıyor sanatçı. Toplamak, sınıflandırmak, parçalar arasındaki ilişkileri görmek ve onları yeni bir bütün içinde bir araya getirmek… Burada arşivin malzemesi, bir zamanlar evlerin gündelik hayatına katılmış mimari parçalar.

Tunca’nın yaklaşımını şu sözleri açıklıyor: “Bir anlamda restore ederek geçmişlerini temizlemek yerine, üzerlerindeki izlerle birlikte var olmalarına izin verdim.” Ahşabın yıpranmışlığı, boyanın dökülmesi, kullanımın bıraktığı izler eserin içinde korunuyor. Pencerelerin geçmişi, yüzeylerinden okunmaya devam ediyor.

Bu düşünceyi önemsiyorum. Eski bir nesneyi korurken bazen onu mümkün olduğunca yeni göstermeye çalışıyoruz. Oysa eskimenin de anlattıkları var. Yıllar boyunca açılıp kapanmış bir pencerenin üzerindeki iz, o evde sürmüş hayatın küçük bir kaydı olabilir.

Yan Yana, Türkiye’de 1980’lerden itibaren hız kazanan çarpık kentleşmeye, gecekondu kültürünün siyasal vaatlerle ilişkisine ve aynı arsaların zamanla çok katlı yapılara dönüşmesine uzanan bir düşünce alanı açıyor. Ancak sanatçının özellikle yaptığı bir ayrım var: Çalışmada kullanılanlar gecekondu pencereleri değil. Ayvalık ve çevresindeki eski yapılardan çıkarılmış parçalar bunlar.

Bu ayrım, eseri anlamak bakımından önemli. Pencereler belirli bir yapı türünün örnekleri olarak sergilenmiyor; değişen bir tarihsel dokunun geride bıraktıkları olarak yan yana geliyor. Bakışımızı tek bir binadan, o binanın çevresinde kurulmuş hayata doğru genişletiyorlar. Bir ev restore edildiğinde cephesi korunabilir, kapısı onarılabilir, pencereleri aslına uygun biçimde yenilenebilir. Peki o evin içinde ve çevresinde süren hayat ne olur? Eski sakinleri orada kalabilir mi? Komşuluklar, alışveriş yapılan dükkânlar, sokağın gündelik alışkanlıkları devam eder mi?

Tunca, Ayvalık’taki değişimi soylulaştırma ve turistikleşme süreçleriyle birlikte ele alıyor. Bir yapının korunmasıyla çevresindeki sosyal ve ekonomik hayatın korunmasının her zaman birlikte gerçekleşmediğini hatırlatıyor. Kentin değişimini konuşurken binaların yanında insanların yerini de düşünmek gerekiyor.

Yerleştirmenin fotoğraflarında, birbirinden farklı çerçevelerin büyük bir yüzeyi nasıl doldurduğu görülüyor. Uzun olanın yanında küçük bir pencere, koyu renkli ahşabın yanında boyası dökülmüş açık renkli bir çerçeve var. Yatay ve dikey parçalar birbirine eklenirken her biri kendi biçimini koruyor.Tunca, çalışmalarında düzen kurmakla o düzenin içinde bir kırılma yaratmak arasındaki ilişkiyle ilgileniyor. Burada da pencereler belli bir sistemle yerleştiriliyor, fakat malzemenin farklılığı kusursuz bir tekrar oluşmasına izin vermiyor. Kentlerin birbirine eklenen, değişen, kimi zaman birbiriyle uyuşamayan yapılarıyla bu yüzey arasında bağ kurulabiliyor.

Eserin adı da buradan başka bir soruya açılıyor: Yan yana gelmek, birlikte yaşayabilmek için ne kadar yeterli? Aynı sokakta oturabilir, aynı yolu kullanabilir, aynı durakta bekleyebiliriz. Birbirimizin hikâyesini ne kadar bildiğimiz ise ayrı bir mesele. Bu pencereler, farklı hayatların izlerini silmeden ortak bir yüzey oluşturuyor. Onlara bakarken kendi komşuluklarımızı da düşünebiliriz.

Çalışmanın Kabataş’ta bulunması, taşıdığı düşünce kadar önemli. Burada izleyicilerin bir bölümü eseri görmek için özel olarak yola çıkmayacak. Yürürken, araçla geçerken, vapura yetişmeye çalışırken karşılaşacak onunla. Belki ilk gün yalnızca renkleri ve biçimleri fark edecek, başka bir gün durup daha yakından bakacak.

Kamusal alandaki sanatın sevdiğim taraflarından biri bu beklenmedik karşılaşma. Gündelik güzergâhımızın içine yerleşen bir eser, alışkanlıkla geçtiğimiz bir yere yeniden bakmamızı sağlayabiliyor. Her gün önünden geçtiğimiz duvar, bir süre sonra zihnimizde başka bir anlam kazanıyor.

Tunca’nın da merak ettiği, insanların pencereleri kendi hafızalarıyla nasıl ilişkilendirecekleri. Söyleşide kurulum sırasında durup bakanlardan, soru soranlardan söz ediyor. Malzeme gündelik hayattan geldiği için izleyicinin onunla bağ kurabileceği birçok yol var. Birinin aklına çocukluk evi, diğerinin yıllar önce ayrıldığı mahalle gelebilir. Böylece eserin topladığı geçmişe, bakanların hatıraları da katılır.

Tunca’nın çalışmaları içinde gastronominin de bir yeri var. Bu, benim ayrıca üzerinde durmak istediğim bir bağlantı. Sanatçı, yemeğe duyduğu ilginin kültürel ve toplumsal anlamlardan beslendiğini anlatıyor. Sofrada insanların nasıl bir araya geldiğine, kimlerin o sofraya katıldığına, hangi alışkanlıkların sürdüğüne bakıyor.

1982 İzmir doğumlu, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü mezunu olan Tunca; çizim, heykel, yerleştirme, video ve performans gibi farklı alanlarda çalışıyor. İstanbul ve Ayvalık arasında sürdürdüğü üretiminde tarihsel bellek, kültürel kimlik ve tanıklık üzerinde duruyor. Yan Yana da bu ilginin sokağa açılan bir devamı.

Kahve Dünyası’nın Yanköşe projesi, sanatçılara kent hayatının içinde üretim ve karşılaşma alanı açıyor. Bu katkının değerli yanı, sanatı insanların gündelik yollarına, işe ya da vapura yetişirken önünden geçtikleri bir duvara taşıması. Kültür ve sanata verilen desteğin yıllar içinde sürmesi, sanatçıların üretimine olduğu kadar kentlilerin sanatla kurduğu bağa da katkıda bulunuyor. Yanköşe’nin on ikinci çalışmaya ulaşması, bu sürekliliğin somut bir karşılığı.

Yan Yana’nın bu alana taşıdığı şey, eski evlerden kalan parçalarla birlikte o evlerde yaşanmış hayatların izleri. Her pencerenin hikâyesini tek tek öğrenemiyoruz; yine de hepsinin bir geçmişi olduğunu biliyoruz. Bir sonraki yürüyüşümüzde eski bir pencereye biraz daha dikkatli bakabiliriz. Boyasına, ahşabına, ardında bir zamanlar nasıl bir oda bulunmuş olabileceğine… Şehri tanımak, bazen böyle küçük ayrıntılardan başlıyor. Tunca’nın Kabataş’ta yan yana getirdiği pencereler de bizi, değişen binaların arasında hayatın hangi izlerini koruyabildiğimizi düşünmeye çağırıyor.

Ekonomim ↗

Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır; kişisel yatırım tavsiyesi değildir.