Tahmin ediyorum aralık sonuna kadar da devam eder.
Önceki akşam iki yere birden davetliydim.
Tabii buna bir de Fenerbahçe maçı ile seyretmek için can attığım PSG - Barcelona maçını eklerseniz gece yarısına kadar dolu bir geceydi diyebilirsiniz.
Önce Limak’ın 50. kuruluş yıl dönümü daveti vardı.
Oradan da Boyner Grubunun yeni markası Communité’nin birinci kuruluş yıl dönümü davetine geçtim.
Gittiğiniz bir yerde Cem Yılmaz varsa, geceyi anlatmaya oradan başlarsınız.
Bu, benim gibi gözlem yazan pop-sosyologların demir kanunudur.
Galataport’un hemen girişindeki Communité’ye daha yaklaşırken ışığı sizi alıp götürüyor.
Bir Louis Vuitton mağazası görünümünde…
Işıl ışıl bir kapıdan giriyorsunuz…
Sigara içmek için dışarı çıkan insanlardan anlıyorsunuz: Buradaki davet, Cem Yılmaz’ın şovunun adıyla “Diamond Elite Platinum Plus” bir davet…
Geçenlerde Suzan Sabancı’nın Contemporary Istanbul açılış davetinden sonra gördüğüm en “platinum elit” davetti diyebilirim.
Eski Türkiye’nin crème de la crème’inin yeni Türkiye nesli de diyebilirsiniz.
Kapıdan girişte ilk gördüğüm kişilerden biri, genel yayın yönetmenliği kariyerim sırasındaki en büyük rakibim Zafer Mutlu oluyor.
Mağazayı çok beğendiğimi söylerken “Asıl üst katları gör” deyip beni merdivenin başına götürüyor.
Tam o sırada Cem Yılmaz merdivenden iniyor ve karşılaşıyoruz.
Geçirdiği operasyondan sonra ilk defa görüyorum Cem’i…
Üzerindeki elbiseye bakıyorum. Bana biraz Varvatos’u hatırlatan bir ceket gibi görünüyor.
Altında hafif şalvara yaklaşan bol bir pantolon var.
Tam Cem’e ve bu mağazaya yakışacak bir stil.
Geçirdiği operasyon hiç etkilememiş gibi…
Böyle bir anda insan ondan bunu beklese de beklememesi gerekiyormuş gibi davranmak istiyor.
Ama o bu tereddüdünüzü anında üzerinizden alıyor.
Gören herkesin sorduğu ilk soru “Kaç stent takıldı?” oluyormuş.
“Ben hep aynı sayıyı söyleyince karşımdakiler de aynı cevabı veriyor: ‘Aa, bende de iki tane var…’”
“Bir kere, karşılaştığım herkeste ikişer stent var. :)”
Arkasından tam bir Cem Yılmaz zekâsı geliyor:
O geceden bugüne kalan ne var diye soruyorum.
“Ayvacık’taki hastanenin acilindeki genç doktor kardeşlerimi, üniversitedeki Ercan kardeşimi her an anıyorum…”
Haklı. İnsan öyle bir geceyi ve öyle bir gecede yanında olup onu hayata bağlayan insanları unutamaz.
“İyi bir hastayım. Kesinlikle sigara içmeyeceğim. Allah içenleri kurtarsın… 55 günü geride bıraktım, iyiyim şükür.
Dinlenmek denilen şeyin kültürümde olmadığını fark ettim; önümüzdeki yıllarda dinlenmeyi öğreneceğim.”
O konuşurken boynundaki kolyeye takılıyorum.
“Kolyem, Samatyalı mahallelim Sevan Bıçakçı’nın” diyor.
Cem Yılmaz her zamanki gibi gecenin sahibinden rol çaldı.
Benim de çalınan o rolden payıma düşenle nemalanmam normaldir.
İkimizin de işimizin fıtratında var.
Şimdi rahatlıkla Communité davetine dönebilirim.
“Buraya ‘mağaza’ diyorum ama bu kelime bence çok eski kalıyor. ‘Post-mağaza’ dönemi mekânı sanki burası. Ne demem gerekir, doğrusu bir kelime bulamıyorum. Nedir burası?”
“Burası bir felsefe” dedi ve şöyle anlattı:
“Sana Communité felsefesini kısaca anlatayım. Lüks, hep aynı, artık yaratıcılıktan uzak ürünleri Covid sonrası akıl almaz fiyatlarla satarak kendi ayağına sert bir kurşun sıktı.
Zengin, paralı müşteri demek aptal demek değil. Hele hele o para gökten miras olarak düşmediyse servet bayağı kafalı insanların elinde, çalışarak, risk alarak birikmiş demektir.”
“Yani kısacası, bildik lüks retoriğini yemiyor artık.
Biz de şunu düşündük: Tecrübe sadece daha iyiyi yapmaya yaramaz; aynı zamanda, hatta belki de daha fazla, artık neyi yapmaman gerektiğini öğretir.
Tüm dünyada moda, tasarım ve malzeme okullarından mezun binlerce, on binlerce genç yaratıcı var ve muazzam koleksiyonlar çıkarıyorlar.”
“Eskiden lüks markalardan satın alma yaparken mecburen o markanın her şeyinden mağazana mal almak zorunda kalıyordun…
Oysa Communité’de muhteşem bir küratör ekibine sonsuz özgürlük verdik. İstediğini seç, al, mağazaya koy. Beğenmediğin, fiyatını abuk bulduğun hiçbir malı bu kez alma… Yetki seçicide.”
“Adını da ‘küratörün intikamı’ koyduk. 😁
Böyle olunca eşi benzeri olmayan muhteşem bir seçki çıktı ortaya…
Ulaşılabilir fiyatlı, çok kaliteli, hem avangart hem klasik ürünler yan yana… Yepyeni tasarımcılara oksijen verebildik.
Dünyaya açıldığımızda da mesela Milano, Atina… O şehirlerdeki seçkilerin yüzde 25’ini yerel küratörlere seçtireceğiz ki her mağaza bulunduğu şehirden yerel dokunuşlar taşısın.”
“Bedava ekmek yok artık bizim işimizde. Gezinen kurt aç kalmaz. Bilindik kaşar markalarla mağazayı doldur, fiyatlar uçmuş, bekle müşteriyi… Bitti o artık.”
Cem Boyner vizyonunu ve modernliğini tam da kendi üslubuyla anlattı…
Bence bu anlattıkları, işletme fakültelerinde yeni pazarlama felsefesi konusunda yararlı olur.
Bu felsefenin giriş katı da ilginç.
Tamamen kozmetiğe, yani cilt bakımı, güzellik ve longeviteye ayrılmış.
İddiaları şu: Avrupa’da kozmetiğe en geniş yer ayıran mağaza…
Tabii bu felsefeye uygun bir de iç tasarım gerek…
Koyu bir Fenerbahçeli olması da ayrıca gururumu okşadı.
Binanın en üst katına bir İtalyan restoranı yapılmış.
Adını Visconti’nin Leopar filminden almış bir restoran gibi geldi bana.
Gattopardo, Doğuş Grubunun restoran ve eğlence bölümünün bir markası.
Londra ve Dubai’den sonra üçüncü restoranı burada açıyorlar.
Alacakaranlık bir atmosfer hazırlamışlar.
Bu da dışarıdaki olağanüstü Boğaz Köprüsü manzarasını daha da öne çıkarıyor.
Doğuş Grubu Hospitality (Ağırlama) ve Retail (Perakende) Deneyim Direktörü Çetin Kolukısaoğlu, “Burayı Londra’daki restorandan biraz farklı tasarladık. Daha çok bir lounge restoran olarak düşündük” dedi.
Bence de Communité felsefesine daha uygun olmuş.
Tahminim burası restoran ve sonrasında bar olarak güzel iş yapar.
Davetin büyük kısmını bu bölümde geçirdik.
Hande ve Fatih Altaylı’ya rastladım.
Tabii Fatih şu sıralar Türkiye’nin en kuvvetli haber merkezi.
Ankara’da neler olduğunu ondan dinlemek çok ilginçti.
Adam Formula 1 pistine giderken bile ne haberler alıyor.
Gattopardo’nun mutfağından çok güzel pizzalar ve yiyecekler geliyordu.
Ama yaz sonu ve yılbaşı dönemi için kampa girdiğimden hiçbir şey yemedim.
Bir akşam borcumu hem Cem Boyner’den hem Ferit Şahenk’ten tahsil ederim.
Tabii pizza olarak demek istiyorum.
Ayrılmadan önce son bir gözlemi aktarayım.
Konuştuğum insanların pek çoğu şu soruyu soruyordu:
“Böyle bir yatırım, böyle bir dönemde parasını çıkarır mı?”
Bugüne kadar çok farklı felsefelerle yaptığı birçok iş tuttu.
Sanıyorum bu dönemde, büyük kârlar beklemeden “Kendini idare etsin” standardının yeterli olacağını düşünüyor.
Şimdi Limak’ın 50. kuruluş yıl dönümü gecesine geleyim.
Limak, benim bu ülkede çok takdir ettiğim kuruluşlardan biri.
Nihat Özdemir ve Sezai Bacaksız’ın bu şirketi kurmalarının üzerinden 50 yıl geçti.
Ben gazeteci olarak Nihat Özdemir’i tanıdığımda başbakan Turgut Özal’dı.
Araya Tansu Çiller’li, Necmettin Erbakan’lı, Mesut Yılmaz’lı, Süleyman Demirel’li, Bülent Ecevit’li yıllar girdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan döneminde çok büyük işlere imza attılar ve küresel bir şirket hâline geldiler.
Arkalarında dev barajlar, Çanakkale Köprüsü, İstanbul Havalimanı, Arap ülkelerinde dev metrolar, havalimanları, otoyollar bıraktılar.
Şimdi de Barcelona stadını yapıyorlar.
Bu 50 yılın belgeselini hazırlatmışlar.
Dün o belgeselden bu büyük Türk şirketinin 50 yıllık hikâyesini öğrendim.
Öteki, Nihat Özdemir’in rahmetli eşi Gülseren Özdemir.
Ankara Gazi Üniversitesi Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisinden mezun oluyorlar.
Ve akademik kariyere devam ediyorlar.
Bunun üzerine üniversiteden ayrılıp bir inşaat şirketi kuruyorlar.
İşte Çanakkale Köprüsü’nü, Barcelona stadını yapan Limak böyle kuruluyor.
Hiç düşünmemiştim, Limak adı nereden geliyor?
O da Nihat Özdemir’in aklına geliyor.
Girişte Limak Holding’in kurucu iki başkanı Nihat Özdemir ve Sezai Bacaksız’a rastladım.
O da yurt dışında çok başarılı işlere imza attı.
Törende belki de bu kurucu aileleri birinci ve ikinci nesilleriyle ilk defa bir arada gördük.
Nihat Bey’in iki çocuğu Ebru ve Batuhan Özdemir ile Sezai Bacaksız’ın iki oğlu Serdar ve Serhan Bacaksız da sahnedeydi.
Ellinci yıl dolayısıyla ilginç bir sergi düzenlemişler.
Serginin adı “Geleceğe Açılan Kapılar…”
Sanatçı Melis Binay, eski kapılar üzerine, Limak Holding’in bugüne kadar yaptığı büyük inşaatları çağdaş biçimde yorumlamış.
Yan yana sergilenince etkileyici bir iz bırakıyor insanda.
Bu arada kuruluşun 50 yılını anlatan bir de belgesel yapmışlar.
Davet, Limak Orkestrası ve tenor Murat Karahan’ın konseriyle bitti.
Murat Karahan ve Limak Orkestrası’nı daha önce üç defa izlediğim ve bir de Communité’nin davetine katılmak istediğim için izin istedim.
Nasılsa Murat’ı dinleyeceğim daha birçok fırsat olacak.
Türkiye’de böyle küresel çapta başarılı işlere imza atan, Türk iş aklını, organizasyon ve kalite düzeyini dünyaya ispatlayan insanları ve kuruluşları anlatmayı, övmeyi, desteklemeyi bir görev biliyorum ve bunu keyifle yapıyorum.
Bunlar bizim ülkemizin başarı envanterinde olan insanlar ve kuruluşlar.
Bu iki davetten sonra eve dönüp olağanüstü PSG - Barcelona ve Liverpool - Villarreal maçlarını izledim.
Maçları anlatan sunucu sık sık şunu söylüyordu:
“Bu maçlardan sonra biz Türkiye’de nasıl maç izleyeceğiz…”
Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır; kişisel yatırım tavsiyesi değildir.