7 Ekim günü ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atina’da arkasına Akropol’ü de alarak bir konuşma yaptı. Bana göre bu konuşmayı, aynı zamanda 2028 seçim kampanyasının başlangıcı ve Trumpizmin nasıl devam edeceğine dair bir bildiri olarak okumalı. Konuşmada Amerikalı bakan mealen dedi ki: Antik Çağ’da Atina’da kurulan demokrasi, Hristiyanlıkla bir araya gelerek Batı medeniyetini oluşturmuştur. Liberallerin iddiasının aksine, insanlar bir topluluğa bağlanmak ve o toplulukla birlikte kendilerini ifade etmek isterler; o yüzden milliyetçilik asla bitmez. Biz de Batı medeniyetini yüceltmeye devam edeceğiz.
Konuşmadan birkaç hafta önce Francis Fukuyama, “Son İnsanın Aleminde” (In the Realm of the Last Man) adlı bir anı kitabı yayımlamıştı. Kitap 73 yaşındaki Profesör Fukuyama’nın kendi düşünceleriyle hesaplaşmasını içeriyor. Takip edenler bilir, Fukuyama 1989’da “Tarihin Sonu ve Son İnsan” (The End of History and the Last Man) eserinde insanlığın son ideolojisinin liberal demokrasi olacağını iddia etmişti. Hayatının kalanını da öngörüsündeki nüansları açıklayarak, aslında haklı olduğunu ispat etmeye çalışmakla geçirdi.
Rubio, thymos kavramını ulus düzeyine taşımış
Tahminleri tutsun ya da tutmasın, Fukuyama asrımızın en büyük düşünürlerinden biri. Düşüncelerinin merkezine ise Antik Yunan’daki “thymos” kavramını yerleştirmiş. İlginç biçimde Rubio da konuşmasını bu kavram üzerine kurmuştu. Thymos şu manaya geliyor: İnsanlar sadece hayatta kalmak ve zenginleşerek rahat etmekle yetinmez, aynı zamanda tanınma arzusu da vardır. İnsan doğasının ruhsal boyutu başkaları tarafından eşit ve saygın görülmek ister. Hatta bazıları için bu daha üstün kabul edilme isteğine dönüşür. Rubio, bu kavramı kişilerden ulus düzeyine de taşımış. Diyor ki, birinin zenginleşmesi uluslararası sistemde yeterince saygı görmesi için yeterli olmayabilir. ABD’nin durumundan bahsediyor.
ABD dünyada nasıl kabul görecek? Rubio’nun konuşmasında söylediğine göre bunun en cazip yollarından biri, artık Amerikan milli gücünün ayrılmaz bir unsuru haline gelen Amerikan teknoloji şirketlerinin dünyada kuralları koyması. Bu şirketlerin eskiden devletler arasında tarafsız davranırken, son iki yıldır nasıl Amerikan yönetimiyle ittifak halinde hareket ettiklerini daha önce yazmıştım.
Amerikan teknoloji şirketlerinde öne çıkan liderlere yakından baktığımızda, 1989’da ortaya çıkacağı iddia edilen “son insan”dan bayağı uzak olduklarını görebiliriz. Mesela, hakkında daha önce de yazdığım Peter Thiel. PayPal, Facebook ve Palantir gibi birçok yatırımla akıl almayacak bir servet kazandığı hâlde rahat duramadı. Yanında yetiştirdiği JD Vance'ı Amerikan başkan yardımcısı yaptı. Mart ayında Roma’da verdiği kapalı bir konferansta ise teknolojinin frenlenmesine dair görüşleriyle tanınan Papa Leo XIV’ü “deccal”in (anti-christ) amaçlarına hizmet etmekle itham etti.
Thiel gibi yerinde duramayan bir diğer Silikon Vadisi lideri de Elon Musk. Malumunuz, Musk SpaceX ve Tesla’nın sahibi ve dünyanın en zengin adamı. Buna rağmen, geçen sene işi gücü bırakıp Amerikan devletindeki bürokrasiyi azaltmayı amaçlayan DOGE adlı kurumun başına geçti. Ama bürokrasiye uzun süre dayanamayıp istifa etti. Son dönemdeki açıklamalarına bakınca, bürokrasiye karşı düşüncelerinin bu süreçte daha da keskinleştiği görülüyor. Hatta geçen hafta Hindistan’da SpaceX’in uydu üzerinden doğrudan internet bağlantısı sunan hizmeti Starlink’in izinleri bir türlü tamamlanamadığı için doğrudan Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve Hindistan’ın en zengin işadamı Mukesh Ambani’yi hedef alan sosyal medya paylaşımları yaptı.
Thymos bazen analitik düşüncenin önüne geçebiliyor
Aslında Modi ve Rubio’nun (Trumpizmin) ideolojileri birbirine çok benzer. Her ikisi de etnik ve dinî ortaklıkta buluşan ulusların önemli olduğunu, toplumların huzurunun ve ilerlemesinin ancak bu anlayışla sağlanabileceğini düşünüyor. Ancak iki farklı ulusun siyasi liderliğinde olunca, hele hele bu uluslardan biri küresel teknolojide lider, diğeri ise takipçi durumda olunca, bu ideolojik yaklaşım belli noktalarda çatışıyor. Modi, belki kendine yakın iş insanlarının menfaatleri yüzünden, belki de milli egemenliğini korumak için Amerikan teknoloji şirketlerine kapıyı kapalı tutuyor. Çoğu zaman bu iki gerekçe arasındaki farkları ayırt etmek de pek mümkün değil! Thymos bazen analitik düşüncenin önüne geçebiliyor.
Thymosun ana unsur olduğu bir küresel ekonominin yeni kuralları şunlar: Milli güvenlik, malların ve sermayenin serbest dolaşımından üstündür. Şirketler bir ülkeye yatırım yaparken kararlarındaki en önemli parametre, kuralların yarın nasıl değişebileceğidir. Benzer şekilde, devletler de yabancı yatırımlara sadece iş ve aş sağlama açısından değil, milli güvenlik perspektifinden de bakar. Bu kurallar teknoloji alanında daha da sıkı tatbik edilir.
Peki, teknolojik açıdan her şeyi kendi yapmanız mümkün değilse ve orta ölçekli bir ekonomiye sahipseniz, bu kuralları nasıl uygulamalısınız? Hindistan ya da Türkiye gibi orta ölçekli ekonomilerin şirketlerini büyütmesi için hem Amerikan hem Avrupa hem de Asyalı şirket ve devletlerle karşılıklı menfaate dayalı ilişkiler kurması gerekiyor. Öyleyse thymosun önemini bilirken kendimizi thymosa hapsetmeyelim! Milliyetçiliğin yükseldiği küresel ekonomide
Türkiye, hangi alanlarda kendi gücüne dayanacağını, hangi alanlarda başkalarıyla iş birliği yapacağını, milli güvenliğin ne zaman kendi teknolojisine ne zaman alternatif teknolojilere erişim kabiliyeti anlamına geldiğini tespit etmelidir.
Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır; kişisel yatırım tavsiyesi değildir.