Türk Kurtuluş Savaşı’yla sömürgeci güçlerin yenilmezliği düşüncesi sarsılırken, Mudanya’dan Lozan’a uzanan süreç Türkiye’nin bağımsızlığını güvence altına alan yolu açtı. Bir asır önce atılan adımlar, yeni devletin kuruluşunu ve Türkiye’nin uluslararası alandaki konumunu belirledi. Cumhuriyet’in ilanıyla sonuçlanan bu tarihsel dönüşüm, Türkiye’nin son yüzyılda barış içinde yaşama başarısının da temelini oluşturdu.
Mudanya Ateşkes Anlaşması’ndan Ankara’nın başkent oluşuna ve Cumhuriyet’in ilanına uzanan süreçte Ekim ayı, Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesinin dönüm noktalarına sahne oldu. Bir asır önce atılan adımlar, yeni devletin kuruluşunu ve Türkiye’nin uluslararası alandaki konumunu belirledi.
Ekim ayının Türkiye açısından önemli bir ay olduğuna kesin gözüyle bakmamız gerekiyor. Aradan yüzyıl geçmiş olsa da, bu ay içinde cereyan eden olaylar ülkemizin kaderini belirlemiştir. Her ne kadar ülkenin Batı kesimlerini işgal eden Yunan ordularının 9 Eylül’de Türk kuvvetlerinin İzmir’e girmesi ile Anadolu’dan gitmesi sağlanmış ise de, ülkenin bazı anahtar bölgeleri hala sömürgeci devletlerin işgali altında idi. İşgalcilerin çekilmeyi düşünüp düşünmedikleri de bilinmezler arasındaydı. Bir ateşkes anlaşması imzalanması gerekiyordu. Hatırlayacaksınız, böyle bir anlaşmayı zaten Osmanlı Hükümeti Mondros’ta imzalamış bulunuyordu. Bu ateşkese göre Türkler Avrupa Kıtası’ndan çekiliyorlar, Anadolu’nun önemli bir bölümünü Ermenilere ve kurulması tasarlanan bir Kürt birimine bırakıyorlar, kendiler ise küçük bir alana sığdırılıyorlardı. Ancak bu tasavvurun Türkler bir kurtuluş mücadelesine girişince terk edilmesi gerekti. Halbuki o noktaya kadar başkent İstanbul ve Türk Boğazları sömürgeci devletlerin işgalinde idi. İstanbul’un batısında yer alan Doğu Trakya ise İngiltere’nin teşvikleri ve izniyle Yunanistan tarafından işgal edilmişti. Bütün bu durumlar yeni ateşkese konu teşkil edecek, askeri bir zafere imza atmış olan Milli Güçlerin temsilcileriyle müzakere edilecekti.
Her ne kadar tüm sömürgeci ülkeler Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı bölgelerinde egemenliklerini devam ettirmek isteseler de, aralarında yaklaşım farkları bulunduğunu da görmemiz gerekiyor. Örneğin Fransızlar, bugün Türkiye’nin güneyini teşkil eden vilayetlerde Türklerle girdikleri mücadelede yenik düşmüşler, bunun üzerine Suriye’yi sömürge yapmayı kabul ederek Türklerle Ankara Anlaşması’nı imzalamışlardı. Herhalde sömürge demenin artık ayıp kaçmaya başladığını görmelerinden olacak, bu ülkede kurdukları yönetim biçimini manda olarak nitelendirmişlerdi ve sözde bu ülkeyi bağımsızlığa hazırlayacaklardı. Ülkeyi böldüler. İtalyanlar ise Milliyetçi Hükümetle işbirliği yapmaya yönelmişlerdi. Hatta, bazı rivayetlere göre, Türkiye’den çekilirken bir kısım silahı Yunanlılara karşı kullansın diye Türklere dahi bırakmışlardı. İtalyanlar İngiltere’nin ihanetine uğradıklarını düşünüyorlar, kendilerine vaat edilen toprakların bilahare Yunan işgaline açıldığına inanıyorlardı. Buna karşılık, zaten İngiltere’nin dümen suyuna girmiş Yunanistan’a görüşme masasında yer dahi verilmemiş, Mudanya açılarında demirleyen Yunan donanmasına ait gemilerde neticeyi beklemeleri tavsiye edilmişti.
Sömürgeci devletler İsmet İnönü’nün temsil ettiği Milliyetçi Kuvvetler ile 1922 Ekim ayının erken bir döneminde Mudanya’da görüşmeye başladılar. Bilhassa İngilizler ama onların yanında Fransızlar, karşılarında kendilerini eşit gören bir müzakereci ile görüştüklerini kabul etmekte güçlük çekiyorlardı. Bu yaklaşımları beni öğrencilik yıllarına götürdü. Toprağı bol olsun, Sosyoloji Hocam Immanuel Wallerstein, sömürgeler tarihini anlatırken, sömürgeciliği mümkün kılan bir faktörün de Avrupalı Hristiyan beyaz adamı yenmenin mümkün olmadığı inancı olduğunu ve muhtelif gelişmelerin bu inancı kırmakta kilit rol oynadığını anlatmıştı. Wallerstein’e göre, sömürge halklarının beyaz adamın yenildiğini müşahede ettikleri ilk olay 1905 Rus-Japon Harbi idi. Bu savaş Japonya’nın başarısı ile sonuçlanmış ve Rusları Beyaz adam olarak gören sömürge halkları ilk defa Avrupalı beyaz adamın sarı ırk karşısında yenildiğine şahit olmuştu. İkinci olay ise Türk Kurtuluş Savaşı idı. Burada da sömürgeci devletler sömürgeci olarak görülmeyen ve ayrıca Avrupalı Hristiyan beyaz adamlardan sayılmayan Türkler karşısında mağlup olmuşlardı. Demek ki, Avrupalı Hristiyan beyaz adamlar yenilmez değillerdi. Dolayısıyla onlara meydan okumak düşünülebilirdi.
Tabii, sömürgeci liderler Wallerstein’in talebesi filan değildiler. Yenik düşseler bile, diğer halkların kendilerine eşit olmadığına inanıyorlardı. Sizlerin de bildiği gibi, bu eşitsizlik anlayışı Lozan’da devam etmiş ve sömürgeci devletler İsmet Paşa’yı daha kötü bir sandalyeye oturtmak istemişler, ancak çaresiz kalınca aynı cins sandalyede oturmasını kabul etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Nitekim Mudanya’da da üstünlük taslayan İngiliz Başbakanı Türklere bir ders vermek gerektiğini düşünüyordu. Neyse ki, işgal kuvvetlerine komuta eden ve alanı daha yakından tanıyan General Harrington Başbakan’a kolay bir zafer kazanmanın mümkün olmayabileceğini ifade ederek, hayaller peşinde koşmaması tavsiyesinde bulundu. Hemen ekleyelim, bu arada İngiliz kamuoyu da dünya savaşının bittiğini kabullenmişti ve Türklerle yeni bir savaşa girmek siyasi bakımdan çoğu siyaset adamına pek çekici gelmiyordu. Sonunda, Fransa ve İngiltere Türk Boğazlarının uluslararası bir komisyon tarafından yönetilmesi koşuluyla İstanbul işgaline son vermeyi kabul ettiler. Ayrıca İngiltere zaten sayıca Türklerin hakim olduğu konusunda bir kuşku bulunmayan Doğu Trakya’dan da Yunan kuvvetlerinin çekilmesini kabul etti. Okuyucunun da kolayca hatırlayacağı gibi, bu ateşkes anlaşması 1923 Temmuz ayında imzalanan ve Türkiye ile savaşı sonlandıran Lozan Barış Anlaşması’na giden yolda toprak sorunlarının önemli ölçüde aşılmasının dayanağını teşkil etmiştir.
Mudanya’dan sonra önemli bazı gelişmeleri cereyanı için gelecek Ekim ayını beklemek gerekmiştir. Örneğin 1923 Ekimi’nin 11’inde Ankara yeni oluşan devletin merkezi yapılmıştır. Çok ilginçtir ki, kendini eşit gören bir kadroya muhatap olduklarının bilincine bir türlü varamayan sömürgeci devletler, daha önce de yaptıkları hataya düşmüşler, Ankara gibi kuş uçmaz, kervan geçmez ve modern olanaklardan yoksun bir yerleşme birimini başkent olarak kabul edemeyeceklerini bildirmişlerdir. Bekleyişleri kısa sürede bu tavırlarını yaratacağı baskı sonucu Milliyetçi kadroların tercihlerini değiştirmek mecburiyetinde kalacakları idi. Osmanlı döneminde öyle alışmışlardı. Ama gelişmeler hiç de bekledikleri gibi olmadı ve daha da kötüsü, 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilan edildi. Bu gerçeği sömürgecilerin başını çeken İngiltere’nin kabulü yedi yılı buldu ve ancak 1930 yılında büyükelçiliklerini Ankara’ya taşımaya karar verdiler.
Gördüğünüz gibi Cumhuriyet’in kuruluşuna giden yolda bazı çok önemli gelişmeler Ekim ayında cereyan etmiştir. Ben de bu gelişmelerin etkisi altında kalarak Ekim ayını yakın Türk tarihi açısından önemli bir ay olarak ilan ettim. Her ne kadar Ekim ayında önemli olaylar cereyan etmişse de, bu olaylar aslında ay be ay ilerlemekte olan bir sürecin aşamalarını oluşturuyor. Ancak, sürecin sonuna baktığımız zaman ne kadar önemli bir dönem yaşadığımızı daha iyi idrak ediyoruz. İmparatorluğa zorla benimsetilen ateşkesi ve onu izleyen barış antlaşmasını reddedip bir kurtuluş savaşına girerek ve sonunda kabul edilebilir bir barışı tesis eden Türkler Dünya Savaşı’nın hemen ardından ortaya çıkan revizyonist kampa katılmadıkları gibi onların başlattığı İkinci Dünya Savaşına da taraf olmamışlardır. Sonuç gerçekten de etkileyicidir: Türkiye son yüzyılda herhangi bir uluslararası çatışma içinde yer almamış ve barış içinde yaşamayı başarmıştır. Aralarında benim de yer aldığım kuşak savaş görmemiş olmanın mutluluğunu yaşamaktadır.
Bu içerik genel bilgilendirme amaçlıdır; kişisel yatırım tavsiyesi değildir.